5 Aralık 2011 Pazartesi

"GİRDAP" İKİNCİ BÖLÜM -A-

DİKKAT ÇOK ÖNEMLİDİR
BU HİKAYE'NİN BÜTÜN HAKLARI HASAN HÜSEYİN MEMİŞ'E AİT OLUP KENDİSİNDEN YAZILI İZİN ALINMADIKÇA KISMEN YA DA TAMAMEN, ALINTI YAPILARAK, MAHREÇ GÖSTERİLSE DAHİ YAYINLANAMAZ.

AÇIKLAMA
GİRDAP YAKLAŞIK 10 YILDIR İSTANBUL FİLM VE DİZİ SEKTÖRÜNDE ÇALIŞAN NEREDEYSE BÜTÜN KURULUŞLAR TARAFINDAN BİLİNEN BİR SENARYO HİKAYESİDİR. SEKTÖRDE BEĞENMEYEN VE YAŞAMA GEÇİRMEK İSTEMEYEN HEMEN HEMEN YOK GİBİDİR. ANCAK, "KUKLACI"NIN TALİMATLARI BUNA ENGELDİR. BURADA BU HİKAYE BÖLÜM BÖLÜM YAYINLACAKTIR. ÇÜNKÜ BEN BU HİKAYEYİ BURADA YAYINLAYARAK, OKURLARIMIN VASITASI İLE TARİHE NOT DÜŞMEK İSTİYORUM. NE OLUR NE OLMAZ... SAÇMA SAPAN BİR KALP KRİZİ YA DA SALAKÇA BİR İNTİHAR SENARYOSUNUN BU ERİŞİME ENGEL OLMASINI İSTEMİYORUM...
SAYGILARIMLA...

İKİNCİ BÖLÜM -A-

DERSLER
Kemal, Suriye’nin başkenti Damascus’tadır. Türkiye-Suriye ilişkilerinin gerginleştiği günlerde orada bulunmak ciddi tehlikeler içinde yaşamak anlamındaydı. Kemal Damascus’a işadamı olarak gelmişti. Yanında görev arkadaşları da vardı. Umeyye Otel’e yerleşmişlerdi. Damascus’un en eski oteli olan Umeyye bu ülkeye gelen devlet adamlarının geelde konakladıkları bir yerdi.
Suriye El Muhaberat’ı her şeyin farkındaydı, peşlerindeydi. Onlar otele gelmeden önce bütün elemanları otele yerleşmişlerdi. Kemal ve arkadaşları Türkiye’nin Damascus Büyükelçiliği ile irtibata girmemiş, girmek de istememişti. Çünkü Kemal ve ekibinin görevi “Resmi Devlet Siyaseti” dışındaydı. Dolayısıyla, Büyükelçiliğin kendilerine engel olabileceğini düşünmüşlerdi. Kemal ve ekibi Türkiye’nin İhvan-ı Müslim ile birlikte operasyonlar yapmalarından rahatsızdılar. Onların temas kaynakları daha farklıydı.
Kemal, uzun süreden beri göreV yapmasına rağmen Yasin Hoca’yı en çok uğraştıran elemanlardandı. Bir türlü kıvama girmiyor, içindeki isyanlarla boğuşuyordu. Kemal’in babaannesi Nakşibendî’ydi, muhterem bir hanımefendiydi, Yasin Hoca’nın görmeden tanıdığı bir büyüğüydü. Kemal’i babaannesi Hatice’nin hatırına asla bırakamazdı. Kemal’in olması, olgunlaşması için ateşlerin içinde yaşaması gerekiyordu. Suriye’ye gönderilmesini Yasin Hoca özellikle istemişti. Yola çıkmadan önce Kemal’e Süleymaniye Külliyesi’nde SÖZAL’ın büyük gayretleri ile sahip çıkılan Padişah Vahdettin’in mezarını ziyaret etmesini istemiştir. Kemal bu isteği, buruk karşılamıştır ama Yasin Hoca kırılmaması gerekenlerdendir. Ne zaman Yasin Hoca’yı üzse bir şekilde cezalandırıldığına inanmaktadır.
Arkadaşlarını da yanına alan Kemal sabah kahvaltısı sonrası Süleymani’ye Külliyesi’ne geçerler. Önce Havacılık Müzesi’ni gezen Kemal ve arkadaşları Sovyetler’in Suriye’ye müzeye koymaları için verdikleri kapsülü de görmüşlerdi. Kemal ve arkadaşları Padişah Vahdettin’in mezarının bulunduğu yere geçtklerinde önce şaşırmışlardı. Çünkü mezar gösterişten uzak ve hatta sıradandı. Pek çok insan Padişah Vahdettin’in mezarını ziyaret ediyordu. Kemal’in dikkatini ziyaretçiler arasındaki uzun boylu bir bayan çekmişti. Kemal o tarafa doğru baktığını fark eden ekip arkadaşları Kemal’i süzüyorlardı. Kemal etrafındakilere, kadını gösterip; “Aman Allah’ım bugüne kadar, bu kadar çirkinini görmmiştim” deyiverdi. Etrafındakiler hayret etmişlerdi, ama ses çıkartmamışlardı. Kemal’in söz ettiği kadın iri yapılı, oldukça gösterişli ama yüzü çok farklıydı, hem cildi bozuktu hem de çarpıklıklar vardı. Kemal’in arkadaşlarının anlayamadıkları, Kemal’in ilk kez böyle bir konuyu gündeme getirmesiydi. Kemal uzun bir süre sonra o bayanın Rusya’daki Müslüman Türkler’den biri olduğunu öğrendiğinde daha da kahrolmuştu.
Kemal’in sözleri bazı arkadaşlarının tebessüm etmesine neden olmuştu. Bayan’ın elinde küçük bir su şişesi vardı, arada sırada şieden yudum-yudum su içiyordu. Bir süre sonra bayan büyük bir huşu içinde Padişah Vahdettin’in mezarı başında dua etmeye başladı. Ellerini açtığında o ana kadar durgun olan hava birden hareketlendi ve yerdeki yapraklar uçuşmaya başladı. Etrafı öyle bir koku sardı ki, kokulara çok hassas olan Kemal’in dudaklarından şu cümle döküldü. “Bu koku, o koku, Allah’ım, o koku !”
Bayan duasını bitirip geri döndüğünde, başına lalettayin taktığı İpekimsi, kenarları iğne oyası ile bezenmiş örtünün içindeki yüzü o kadar güzeldi ki, Kemal ne olduğunu anlayamamış, sendelemiş, sarsılmıştı. Karşısındaki yüz o güne kadar gördüğü ne güzel yüz dü. Kemal başının döndüğünü, az önce hissettiği o kokunun şiddetini arttırdığını hissetti. Sonra da olduğu yere yığılıverdi.
Kemal hafif bir serinlik ile kendine gelmeye başladığında yüzünde o güzel kadının elinin dolaştığını ve elindeki su şişesinden aldığı su ile yüzünü yıkadığını, diğer iri eli ile de yüzünü serinletmeye çalıştığını fark etti. Daha da güzelleşmişti sanki… Kemal yine aynı koku ile sarsıldı ve yeniden kendinden geçti.


Kemal ayıldığında bir Ortadoğu hastanesindeydi. Damascus Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde. Kolunda serum takılıydı ve yatağının başucuna oturmuş olan o bayan elindeki Arapça gazete ile yüzünü yelliyordu. Kemal’e gülümseyerek;

-  Comment ça va? diye sordu.
Kemal, cevap vermeye çalışıyordu ancak kendini o kokunun ve o güzelliğin etkisinden çekip alamıyordu. Sadece;


-  Ça va bien… diyebildi.


Bayan Kemal’in alnında elini gezdirdi, sonra da gelen hemşire ile Arapça bir şeyler konuştu. Ardından da elinde taşıdığı ve dibinde son yudum kalmış su şişesini açtı, Kemal’in başını hafifçe kaldırdı, ağzına şişeyi dayadı ve tek yudum suyu Kemal’e içirdikten sonra…

-  Bien Kemal, bien… Au revoir! deyip yataktan kalktı.
Kemal’e dönüp yüzüne baktı uzun uzun, sonra da el sallayıp kapıda kayboldu. Arkadaşlarım da oradaydı, bayan girikten sonra Kemal arkadaşları ile usul usul konuşmaya başladı. Arkadaşlarına;

-  Ne kadar muhteşemdi, ne kadar güzeldi… dediğinde arkadaşları Kemal’e daha da garip bakmaya başladılar.


Kemal’in bayanı ilk gördüğünde verdiği tepki anında gördükleri bayan, aynı bayandı. Onlar da görmüşlerdi kadının o çirkinliğini. Evet, kadının vücudu çok güzeldi, boylu bosluydu, spotmen bir vücuttu, bakımlıydı da ama yüzü gerçekten çok çirkindi. Anlayamadıkları Kemal’in sonradan söyledikleriydi. Neydi Kemal’in bayanı bu kadar güzel görmesinin sebebi, neydi o anda yaşananlar? Çözememişlerdi. Kemal baygınken bayanla konuşmuşlardı. Bayan, Rusya’da Stalingrad’da hemşireydi. Hastaneden akşamüzeri ayrıldıklarında Kemal, arkadaşları ile yeniden Padişah Vahdettin’in mezarına gitmiş ve dua ederken gözleri hep o bayanı aramıştı. Bayan yoktu ama o koku onları Umeyye Oteli’ne kadar takip etmişti.
Otel’e geldiklerinde arkadaşları yemeğe geçti, Kemal ise lobide kaldı. Lobide farklı bir kalabalık vardı. Ortalık hoş giyimli, ağır makyajlı bayanlardan geçilmiyordu. Ancak biri vardı ki diğerlerden çok farklıydı. Görünüm itibarı ile tam bir Ortadoğu kadınıydı ama yüzündeki anlam ve tebessümü herkesten çok farklıydı. Kemal lobide nane kokteylini yudumlarken kendini o güzel kıza bakmaktan alamıyordu. Birkaç saat orada oturmuştu Kemal üst üste dürdüncü nane kokteylini içiyordu. Arkadaşları restorandan aşağıya,  lobiye indiklerinde Kemal’i orada buldular. Onu da alarak yeniden restorana çıktılar. Restoranda Suriye rakısı içtiler, Kemal rakının yanında acılığını kaybetmemiş Suriye zeytini ile birlikte şekersiz tahin yemişti. O gece odalarına çekildiler.
Sabah uyandıklarında kahvaltıda buluştular ve Emeviyye Camisi’ne gitmek için yola çıktılar. Yürüyerek Emeviyye Camisi’ne geldiklerinde önce Selahattin EYYUBİ’nin türbesi ile Türk Hava Şehitleri’nin mezarını ziyaret ettiler. Hava Şehitleri’nin başında dua ederlerken, yaşı en az yetmişin üzerinde bir Suriyeli Kemal’e yaklaştı ve konuşmadan ellerine sarıldı. Kemal ne yaparsa yapsın ihtityardan elini kurtaramadı. Yaşlı adam Kemal’e, “Hoş geldin adalet, hoş geldin kankardeşim…” diyordu. Kemal yanımızda bize tercümanlık yapan genç Hataylı bile şaşkındı. İhtiyar, gelenlerin Türk olduğunu anlamıştı ve bu nedenle Kemal’in elini öpmeye çalışıyordu. Birlikte yürüdüler, yol boyu anlatı ihtiyar. “Anlayamadım, biz neden karkardeşiyiz?” diye sormuştu Kemal ihtiyara, tercüman çeviri yaptığında ihtiyar çok bozuldu. Emeviye Camisi arkasındaki çarşının başına geldiklerinde bir tümseğin üzerine sürükledi ihtiyar Kemal’i ve başladı anlatmaya; “Benim babam Çanakkale’de öldü, Müslüman değildi ama orada öldü, kâfirlere karşı savaşırken. Senin atalarından orada ölen olmadı mı hiç? Sadece o mu? Haçlı seferleri ne kadar Türkler üzerine yapıldıysa da en büyük hedeflerden biri de Doğu Hıristiyanlarıydı, sülalemden onlarca insanı katletti kâfirler. Yetmez mi kan kardeşi olmamıza?” Kemal utanmıştı, hem de çok… Özür diledi Kemal defalarca ihtiyardan, birlikte öğle yemeği yediler eski Şam’daki bir Hıristiyan’a ait lokantada. İhtiyar, burada Maria ya da Meryem yemelisin dedi Kemal’e. Sipariş verdiler, şırbreğin farklı bir türüydü, içinde soğan ve biberle birlikte kavrulup sonra da yufka içinde fırınlanmış Maria’ya yediklerinde, Kemal ihtiyara bir kez daha teşekkür etti. Müthiş bir lezzetti ve ihtiyarın bu tercihi birbirlerine kültürel olarak da ne kadar yakın olduklarını bir kez daha ortaya koymuştu.
Akşamüzeri otele döndüklerinde Kemal’in gözleri o kızın aramıştı birden… Kemal etrafa bakınırken göz göze geldiler o güzel kızla. Tebessümü bile yakıyordu, o da Kemal’e bakıyordu aynı muhabbetle…
Kemal kıza, yukarıya restorana çıktığını işaret etti, kız da ona tebessüm etti. Kemal arkadaşları ile yukarı çıkarken Melda;

-  Bir erkek bana, sizin o kıza baktığınız gibi bir an olsun baksa, hiç düşünmem kendimi onun kollarına atardım. Ne bakıştı o öyle yüzbaşım, kıskandım vallahi...
-  Deli olma kız, haksız mıyım bakmakta o kıza, ne kadar da farklı değil mi? Bambaşka bir hava yok mu? Sezmadıniz mi sizde?
-  Farklı ama sizin ondan bu kadar etkilenmenize şaşırdım yüzbaşım…
-  Ben insan değil miyim Melda?
-  Lütfen yüzbaşım..
-  Tamam, tamam…
Yukarı çıkıp sağdaki bir masaya oturdular, Kemal sırtını camekâna verirken tan ortaya oturdu. Siparişleri veriyorlardı ki Arap kızı kapıdan girdi ve etrafına bakındı telaşla. Kemal’i görünceye kadar çok tedirgindi, Kemal’i görünce rahatladı ve tam Kemal’in karşısına gelen bir yere oturdu. Br meyve kokteyl söyledi ve yudum yudum içmeye başladığında her yududmunda aslında Kemal’i içiyordu, Kemal o kadar etkilenmişti ki, ekibin Kemal’den sonra en kıdemlisi olan Melda yine söze girdi;
-  Yüzbaşım çok haklısınız, gerçekten de çok farklı bir güzelliği var, teninin beyazlığının yanında sanki biz Arap o ise Türk… Gözlerindeki derinliğe bakar mısınız? Anlıyorsun yüzbaşım kadından…
-  Deli kızzzz, yapma…
-  Yaptım bile Kemal yüzbaşım… Bu gece sempozyumda yapacağınız konuşmayı bir gözden geçirmemiz gerekir, yarın da prova yapmalıyız. Hatırlatırım…
-  Tamam deli kız, bu gece az içeriz Suriye rakısını ya da yemeğin sonunda burada gözden geçiririz, birlikte…
-  Tamam, yüzbaşım, siz rakının fıçısına düşseniz etkilenmezsiniz zaten, daha da iyi olur. En azından gergin olmazsınız. Ben de içebilir miyim, size eşlik etsem…
-  Sorulur mu Melda, iç tabii ki… Yarasın, şerefine, aklına, kendine olan güvenine, zekâna ve yürekliliğine, son olarak da sağlığına…
-  Yarasın yüzbaşım!
-  Arkadaşlar siz de istediğinizi için sempozyum üç gün sonra, siz de o güne kadar serbestsiniz, sempozyum sonrası sıkı çalışmaya kadar siz de rahat olun…
Arap kızı ile Kemal saatlerce karşı karşıya oturdular. Kemal yüzbaşı tam kalkıp kızın yanına doğru gidecekti ki, pek çok kadın ve erkek çalgılar eşliğinde yanına gelip onu aldılar ve aşağıya doğru neredeyse zorla sürklediler. Aşağıya o güruhun içinde sürüklenircesine giderken kız Kemal’e öyle bir bakmıştı ki… Kemal saatlerce orada kaldı, Melde ile sempozyum sunumunu çalıştılar, düzelttiler, ileveler ve çıkartmalar yaptılar. Kemal, belki bir kez daha gelir diye o mekânı terk edemedi, sabaha karşı inebildi odasına…
Ertesi gün uyandıklarında, sabah kahvaltısında Arap kızı büyük bir kalabalığın ortasında kahvaltı yapıyordu. Kemal ile göz göze geldiler… Ama o kadar… Günlerden Cumaydı ve o gün Kemal ekibi ile birlikte Kuneytra’ya gittiler… Herkesin Golan tepeleri olarak bildiği yere… İsrail’in orada yaptığı tahribatı ve oradan, işgal sonrası adeta sürgün yiyen Türklerin ve Çerkezlerin hikâyelerini dinlediler. Bir avuç Kuneytra toğrağı aldı kemal, bir ufak kavanoza koydu. Kapağını kapatıp çantasına yerleştirdi. Melda yüzbaşının bu hareketinin nedenini anlayamadı ve sordu:
- Neden? Kuneytra toprağını neden aldınız?
- Dünkü ihtiyarı hatırladın mı? Kankardeşim diyen adamı?
- Evet… Babasını Çanakkale’de kaybetmişti…
- Artık zamanı değil midir Çanakkale ile bir başka Türk yurdu Kuneytra’nın topraklarının kavuşmasının…
- Vay beeee…
          Akşam otele döndüklerinde otelin önünde büyük bir karışıklık vardı bir yanda yeel kıyafetler giymiş adamlar halk dansları yaparken, diğer tarafta gaydalı adamlar gelenb konukları karşılıyordu. Ortalık karışıktı kısacası. Kemal ortalığın karışık olduğunu görünce “Hadi gelin Eski Şam’a gidelim yemek yemeğe o saate kadar burası da durulur” dedi. Birlikte, yüreyerek Eski şam’a doğru yola çıktılar.
        Ertesi gün kahvaltıya indiklerinde ortalık tenhaydı ve Arap kızından eser yoktu. Kemal üzülmüştü. Mahzunlaşmıştı ve ekibine o gün izin verdi. Birlikte olmalarını, birbirlerinden ayrılmamalarını söyledi. Melda ise Kemal ile kalmayı istedi.
        Melda, uzun boylu, beyaz tenli, kahverengi, çekik ışıl ışıl gözleri olan, uzun doğal kızıla yakın saçları, ince elleri, küçük ama etli dudaklı, köşeli çeneli, elmacık kemikleri belirgin, açık alınlı, hem zeki hem de akıllı bir kızdı. Aralarında ciddi bir yakınlık vardı, adı konmamış, gizemli, açıklanamayan türden. Çekim alanları birbirlerini çoğu zaman etkilemekte ama asla daha fazla derinleşmemekte ve girdap halini almadan bu çekim alanı bozulmaktaydı. Kemal de Melda da buna özel bir önem vermekteydiler. Melda seçilmeyen, seçen bir kızdı. Üzerine aldığı görevi asla sektirmez, en mükemmelini yapabilmek adına gecesini gündüzüne katardı.  Bütün gün birlikte oturdular, otel çevresinde dolaştılar, konuştular konuştular… Melda bir ara Kemal’e;
-  Aşk mı yüzbaşım, yoksa?..
-  Hayır, Melda, aşk değil, farklı bir çekim, farklı bir sihir… Sanki buralara kadar onun için gelmiş gibiyim. Çözemiyorum… Bir şeyler var, anlayamıyorum, çözemiyorum ve sürükleniyorum…
-  Sıkma canını yüzbaşım, itiraf edin, benden sır çıkmaz…
-  Gerçekten de anlatılamayacak kadar, anlatamadığım ve anlayamadığım bir sır var bu işte, “Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler” diyelim en iyisi...
-  Siz ciddisiniz yüzbaşım…
-  Melda seninle neden dalga geçeyim ki, çok içten sordun ben de sana içten cevapladım…
-  Tamam, anladım yüzbaşım, özür dilerim…
-  Üzülme kız, üzülme; bu dünyada seni üzecek en son kişi benim…
- 
-  Hadi gel şurada meyve kokteyl içelim. Bir ülkeye Coca Cola deen zıkkımın gelmemesinin zevkine varalım… İyi ki Coca ya da Pepsi Cola bu ülkeye gelmemiş, baksana adamlar ne kadar mükemmel kokteyl yapıyorlar…
-  İyi de yüzbaşım, siz sadece nane kokteyl içiyorsunuz…
-  Sen de dene, bırakamayacaksın…
Pazar sabahı Kemal uyanıp aşağıya indiğinde ekibin tamamının kahvaltısını tamamlamak üzere olduğunu gördü. O da kahvaltısını yaptı ve birlikte sempozyumun yapılacağı Damascus Üniversitesi Konferans Salonu’na doğru yola çıktılar. O gün yeri bir kez daha görüp, prova gibi bir şey yapacaklardı. Kapıdan çıkıp birkaç adım atmışlardı, kendilerine tahsis edilen oldukça dökük bir minibüse binmek üzere yolun karşısına geçmeye çalışırlarken karşıdan üzeri parça parça, gözlerindeki boyalar akmış, yalınayak, saçları darmadağın bir kızın kendilerine doğru ilerlediğini gördüler ve adeta yerlerine çakıldılar, kız dört beş metre yakınlarına gelinceye kadar tanıyamadılar, yaklaştığında Arap kızı olduğunu anladılar. Kız Kemal’e doğru ilerledi ve Arapça bir şeyler haykırıp Kemal’in suratına öyle bir tokat attı ki Kemal ne olduğunu anlayamamıştı. Kemal sendeledi, ayaklarının üzerinde duramadı Kemal, diz çöktü. Kız Kemal’in saçlarını bir eliyle tutup diğer eliyle birkaç kez daha vurdu Kemal’e. Yanındakiler şoktan çıkıp müdahale ettiklerinde kız da dizlerinin üzerine çöküp yerde Kemal’e sarılarak, sarsıla sarsıla ağlamay ve bağıra çağıra bir şeyler söylemeye başladı. Dakikalarca devam etti bu. Tercümanımız habire bir şeyler anlatıyordu, yüksek sesle Kemal’e ama kızın bağırtısı tercümanın söylediklerini bastırıyordu. Çevrede insanlar birikmişti, merakla gelenler hüzünlenmeye başlamışlardı. Kızın sesi kesilmiş, sadece Kemal’e sarılmış öylece duruyordu. Kemal tercümana dönüp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu, sorar gözlerle baktı tercümana.
Kız Kemal’i gördüğü günden itibaren onu hep rüyasında görmüş. Kemal her gece rüyasında kıza evlenmemesi için adeta yalvarmış. Kız, bütün bunları anlayamamış, ancak her rüya onu Kemal’e daha çok yaklaştırmıştı. Ortada hiç de sıradan olmayan bir gerçek vardı ve bunu gizemi kızı tamamen Kemal’e yaklaştırmıştı. Etrefın kalabalığı onların yakınlaşmasını da ertelemişti. Nihayetinde kız Cumartesi gecesi bizim otelde evlenmiş ve yakındaki diğer otelde gerdeğe girmişti. Uzun süreden beri evlenmeyi hayal ettiği adama kavuşmuştu. O gece yeni eşi ile yatağa girdiklerinde Kemal her seferinde aralarına girmiş ve sabaha dek birbirlerinin olamamışlardı. Kocası ise onun “Bakire” olmadığını, bunu saklamak için kendisiyle birlikte olamadığını düşünerek kızın adeta haşatını çıkarmış, üstünü başını parçalamış ama kızla ilişkiye girmeye muvaffak olamamıştı. Kız, Pazar sabahı o hırsla otelden çıkıp Kemal’e haddini bildirmek için gelmişti. Tercüman anlatımına devam ederken, yanlarında iki gün önce karşılaştıkları ihtiyar yaklaştı ve kızın omuzlarından tutup kaldırmıştı. Arap kızı, Kemal’e “Kan kadeşim-adalet” diyen adamın kızıydı ve Hıristiyandı. Adam Kemal’i de yerde görünce olayı çözememiş, tedirgin olmuş hatta kısmen şoke olmuştu. Bir yandan Kemal’e bakıyor, bir yandan sarıldığı kızına bir şeyler soruyordu. Tercümanın ifadesine göre, kız babasına “Bu adam ya belam ya da kurtuluşum, hadi gidelim !” deyip duruyormuş. Adam Kemal’e baktı, adeta gözlerinden bir cevap almak ister gibiydi, sonra kızına sarıldı, Yanına gelen birkaç kişi ile birlikte oradan uzaklaştılar. Kemal ve ekibi de minibüze bindiler, salona kadar ağzıları bıçak dahi açamadı. Salon’a geldiklerinde diğer elemanlar hazırlık yaparken Kemal ile Melda konuşuyorlardı:
-  Size inanamamıştım yüzbaşım ama sanırım siz haklıymışsınız, özür dilerim…
-  Demiştim Melda, başka bir şey var bu işte diye.. Kız bana vurdukça, sanki tokatları o atmıyordu. O bana hakaret ederken sanki sözler onun sözleri değildi, ilahi bir yanı vardı her şeyin. Aklıma, Hazreti Ali efendimizin Mısır Valisi’ne yazdığı mektuptaki şu cümle geliverdi. “Bazan Allah, kullarına söylemek istediklerini bir başka kulunun lisanı ile ona iletir, sana söylenen sözleri öylece dinle” Kız bana sarıldığında bana sarılan bir kadın değil, mübarek kokulu bir pir-i faniydi, evliyaydı sanki…
-  Yine uçurdun beni yüzbaşım, siz neler söylüyorsunuz böyle…
-  Yasin Hoca, Yasin Hoca göndertti bizi buraya Melda, o birini, birilerini boşuna göndermez bir yerlere, demek ders için göndermiş Melda
-  Yüzbaşım, bu ne tevekkül, bu ne teslimiyet, bu nasıl bir şey? Yasim Hoca ile “Külli İrade – Cüz-i İrade” tartışmaları yalanmıydı, neydi? Neydi o “Akıl” ve “İman” çizgisi?
-  Liğme liğmeyim Melda, içimdeki tüm güç, tüm enerji çekildi sanki. İşimizi bir an bitirip otele dönelim. İstirahat etmem gerek. Hatta oturup hüngür hüngür ağlamam, duygu yüklüyüm, kırılma noktasına çok yakınım…
-  Tamam, yüzbaşım, az kaldı, ben kontrolları yapayım. Siz de sunumunuzu yapın, kayda alalım, süre tutalım…
-  İyi dinleyin, gereken her yerde ikaz edin. Birkaç seferde tamamlayalım Melda
-  Tamamdır yüzbaşım, siz kürsünün yanındaki masanın ucuna oturun. Biz salonun değişik yerlerinde olacağız…
Kemal için tebliği çok önemliydi, görevi bu sunumu yapmak ve tepkileri yönlendirmekti. Türke, Türklere, Türkiye’ye karşı yönelen düşmanlığı yumuşatmak ve DDKK liderinin Damascus’tan ve Suriye’den uzaklaştırılmasını sağlamak, ardından da Suriye’deki DDKK yapılanmasının ayrıntılarını deşifre etmekti. Sempozyuma pek çok Faşist Arap katılacaktı, aynı zamanda Türkiye ile Suriye’nin kavgasından yana olanlar, kuklalar, hatta Türk Dışişleri elemanları, ortalığı daha da bulandıracak provokasyonlar ve ajitasyonlar yaptırmak üzere. Bu nedenle Kemal’in sahneden herkesi göz hapsine alması, sunum yaparken hepsini naliz etmesi gerekiyordu. İşi çok zordu. Ekibi de salonun değişik yerlerinde yer alacaktı. Ellerindeki fotoğraf makineleri ve kameralar ile çekim yapıp sunum sonrası ortak analize başlayacaklardı. Tam beş saat sürmüştü sunum provası. Otele dönmüşlerdi. Kemal odasına çıkmıştı, az sonra kapısı çalındı. Kemal kapıya yaklaşıp gözetleme deliğinden dışarı baktığında kapıdakinin Melda olduğunu gördü, altındaki boxer şort ve üzerinde kolsuz atlet ile kapıyı açtı. Melda;
-  Gelebilir miyim?
-  Gel ama üstüm…
-  Önemli değil, sizce de değilse…
-  Peki, gel…
Melda içeri girdi, Kemal’i bakışları ile süzdü ve
-  Yüzbaşım siz duş almadınız mı?
-  Hayır, henüz girmedim, suyu açtım, küveti dezenfekte ettim, ancak işte…
-  Tamam, siz girin, ben buradayım, uyuya kalırsanız ben ilgilenirim. Rahatça dinlenin. Yalnız başına dinlenmeniz mümkün değil…
-  Melda, senin de dinlenmen gerek, ne gerek var?
-  Yüzbaşım, lütfen bir kerecik olsun itiraz etmeyin. Elalemin Arap kızı sizin değerinizi iki bakışmayla anladı, bize ayıp değil mi?
-  Peki, Melda, kesin uyuya kalırım içeride, ben kapıyı da açık bırakacağım, oda ısıtıcalarını çalıştırdım zaten..
-  Farkındayım ateş bastı zaten, ben de konuşmanızla ilgili çalışırım…
-  Teşekkürler Melda, bir gün…
-  Sus yüzbaşım, ben bunu isteyerek yapıyorum, severek, sizin mutlu ve huzurlu olmanızı, sağlığınızın bozulmamasını istiyorum. Ve de size karşı yönelebilecek her türlü melanete siper olmak için…
-  Bıçakların yanında mı Melda
-  Her zaman, her yerde… deyip eteğini yukarıya sıyırdı ve müthiş bacaklarının kasıklara yakın kısmında takılı bulunan özel bantlardaki ince ama özel üretim bıçakları gösterdi…
-  Kapat onları kız gözlerimi alamayacağım, banyoya girmekten de vazgeçeceğim…
-  Haydaaaaa…
Kemal, odasında Melda’nın olmasının verdiği güven ile sıcak su ile dolu küvete girdi ve uzandı. Aradan geçen süre içinde vücuduna söz geçiremedi ve suyun içinde uykuya daldı. Sıcak su açıktı, fazla su üstten giderden akıyor, sıcak su ise bacağının altına yerleştirdiği duş armatüründen suyun aynı derecede sıcak kalmasını sağlıyordu. Aradan epey bir süre geçmişti ki gözlerini açtığında, ayakucunda kapıya yakın kısımda sandalye üzerinde oturarak kendisine bakan Melda’yı gördü. İçerinin sıcağından Melda da üzerindeki bluzu çıkarmış, eteklerini de neredeyse kasıklarına kadar toparlamıştı, saçlarını da serbest bırakan Melda Kemal’e tebessüm ederek,
-  Ne olur ne olmaz, dalar suyun içine düşer kafanız, boğulursunuz falan diye buraya geldim…
-  Su içinde kalmışsın Melda, üstün başın sırılsıklam, beni koruyayım derken sen hasta olma sonra…
-  Bir şey olmaz yüzbaşım, şimdi size de vereceğim sihirli iksirden bir de ben içerim olur biter. Müsaade ederseniz siz çıkınca ben de döküneyim, o sırada siz de kurulanır giyinir ve odamdan bana yatağın üzerindeki giysilerimi getirirsiniz…
-  Ne demek Melda, ben kalkacağım ama…
-  Tamam, tamam, ben arkamı dönerim merak etmeyin…
- 
Kemal giyinmiş, Melda da Kemal’in banyosunda duş almıştı. Kemal, Melda’nın TV yanına bıraktığı anahtarını alıp odasından giysilerini getirmek üzere çıktı. Melda’nın odasına girdiğinde, yatağın üzerinde hazırlanmış giysileri ve muhtemelen içinde iç çamaşırlarının bulunduğu koyu renkli poşeti aldı ve tekrar odasına döndü. Melda duştan çıkmıştı. Üzerinde havlular sarılıydı, başında da bir havlu vardı. Kemal’e teşekkür eden Melda yüzbaşının getirdiği giysileri oracıkta giymeye başladı. Kemal’den çekinmiyordu bile… Kemal ise sesini çıkarmıyor, sadece öylece bakıyordu. Havlunun altından marka değeri yüksek dantelli külodunu giyen Melda, havluyu üzerinden çıkardığında göğüsleri ortaya çıkmıştı. Sütyenini takarken Kemal’in odada olup olmamasına aldırmıyordu bile. Orta büyüklüğün biraz altındaki göğüslerinin mükemmel şekli ve uçlarının belirginliği Kemal’i hayran bırakmıştı.  Ardından Melda bacaklarının üst kısmına bıçak taşıyan şeritleri yerleştirdi, dişili erkekli kumaşla birbirine tutturduğu bantları bir de küloduna jartiyer ile tutturdu ve diğer giysilerini bir solukta giyip saçlarını parmakları ile havalandırmaya başladı. El çantasından çıkardığı jölemsi bir şeyi saçlarına sürüp parmakları ile saçlarını şekillendirdiğinde, saçlarını düz değil de dalgalı olduğunu fark eden Kemal Melda’ya;
-  Neden saçlarının doğal dalgasını düzeltiyorsun, böyle daha hoş değil mi?
-  Beğendim ni yüzbaşım?
-  Evet… Hem de çok…
-  Bundan sonra bunları düzelteninnnnn…
-  Deli olma kız!
-  Bu güne kadar ilk kez bir erkek bana saçlarımın ya da bir şeyimin doğal halinin güzel olduğunu söylüyor, bu benim ilkim yüzbaşım sen ne diyorsun… İlkler çok önemlidir, bir de ilkleri yaşatan sizseniz…
-  Teşekkür ederim deli kız ama istersen bana siz deme olur mu? Az önce siz dediğin adamın yanında giyindin, soyundun…
-  Yoksa rahatsız mı oldunuz gördülerinizden, yani göz estetiğiniz…
-  Deli olma, o kadar güzelsin ki, zevk aldım deli kız, muhteşemesin… İçin de dışında muhteşem, bu pek az insanda ve özellikle de çok az kadında olan bir özelliktir…
-  Müthişsiniz yüzbaşım, ruhumun böyle bir ilaca epeydir ihtiyacı vardı…
-  Dalga geçmeeee…
-  Dalga geçmiyorum yüzbaşım, bu güne kadar serseriler dâhil bana böyle şeyler söylemedi, belki de söyleyemedi, siz bunda da ilksiniz…
-  İlk olmaktan daha çok son olabilmek ve ebedi olabilmek önemlidir Melda, ilk ve son olmak en iyisidir ama bu ne yazık ki çok zor…
-  Kesinlikle yüzbaşım, haklısınız…
-  Bu arada, bakıyorum çok rahatsın, göğüsler falan…
-  Yüzbaşım, sizin yanınızda öyle, onları bugüne kadar belki de ilk gören erkek sizsiniz…
-  Doktor bile mi?
-  Evet ya, ne sandınız?
-  Şaka şaka…
-  Gerçeği de bu ama…
Melda da giyinince birlikte odadan çıktılar, Melda önden Kemal onun arkasından aşağı inmektedirler. Kemal bir anda sanki Melda ile birlikteymişler gibi düşündüğünü hissetti. Önce irkildi, sonra çok hoşuna gitti. “Komitacı kız, deli dolu, ama aynı zamanda yerinde ve zamanında çok ağır.
Aşağıya indiklerinde Arap kızı ve babası ile göz göze geldiler. Arap kızı makyajsız ve hatta üzerindekiler çok sıradan dı ama yine de çok güzeldi. Melda, Kemal’e bakıp;
-  İsterseniz… derken Kemal,
-  Bırak, ne olacaksa olsun… dedi
Lobiye indiklerinde kız koşarak Kemal’e doğru geldi, Kemal tedirgin bir şekilde durduğunda kız onun boynuna sarılıp yine ağlamaya başladı, bir yandan sımsıkı sarılıyor, diğer taraftan bir şeyler mırıldanıyordu. Kızının bu haline üzülen ihtiyar adam yanlarına doğru gelip lobinin en sessiz ve sakin köşesine geçmeleri için eliyle işaret etti. Birlikte o tarafa geçtiler, kız yüzbaşının yanına oturmuştu, başını omzuna yaslamış, elleri ile sağ elini tutuyor, arada sırada sağ elini öpüyordu. Kemal, kızdan elini kaçırmak için adeta boğuşuyordu ama sonunda daha fazla direnemedi.
Tercüman yanlarına geldiğinde ihtiyar adam anlatmaya başladı, kızının gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyor, Kemal’e sokuldukça sokuluyordu.
Kızının evlendiği adamla o gece beraber olamayınca damat adeta delirmiş ve kızına yapmadığını bırakmamıştı. Bunun üzerine evlilik başlamadan son bulmuştu. Damat gerdek otelinden ayrılmaya hazırlanırken El Muhaberat oteli basmış ve damadı “Uyuşturucu satıcılığı ve dağıtıcılığı”ndan gözlatına alıp götürmüştü. Suriye’de bir kişinin “Uyuşturucudan gözaltına alınması” demek bir daha o kişinin oratalıkta görünmemesi, hapiste yok olması anlamındaydı. Kız bunları yaşadığında otelde duramamış ve babası ile birlikte Kemal’i ziyarete gelmişti. Kemal’e igerdek sabahı saldıran kız, artık Kemal’in her şeyi olmaya hazırdı. Babası, “Kızım karar verdi, kendisini bu musibetten kurtaranın siz olduğunuzu ve bundan böyle, yaşamının sonuna dek istediğiniz her an, her türlü istek ve dileğinizi yerine getireceğine söz verdi” dediğinde, kız Kemal’e daha da sıkı sarılmaya başlamıştı. Adamcağız kaldıkları otelde yer ayırtmış ve kızlarını o odaya yerleştirmişti, kızı Kemal Suriye’den ayrılıncaya kadar, isterse Türkiye’de de Kemal’in hizmetinde olacaktı. Kemal ne dediyse, ne söylediyse kızı bu kararından vaz geçiremedi. Ekibinin tamamı hayret içindeydi. O akşam yatıncaya kadar ne yaptılarsa kız da yanlarındaydı, Kemal’in en yakınında oturuyor, Kemal ne derse onu tereddütsüz yapıyordu. Akşam yemeğine kadar sunum üzerinde çalışan ekip akşam yemeğinde Suriye rakısı içmek istediklerinde Kemal siparişi verdiğine pişman olmuştu. Çünkü kız Kemal’e rakıyı da suyu da kendi elleriyle içiriyordu. Sonunda Kemal kıza rakı içmesini söyleyince ilk kez içki içen Arap kızı birkaç kadehten sonra Kemal’in omzunda uyuya kalmıştı. Kızı babası ile birlikte odasına çıkaran Kemal odasına döndüğünde, kapının üzerinde minik bir not buldu. Açtı ve okumaya başladı:
“Sen nereden geldin? Nerelerden? Sen nasıl bir insansın? Neden bu kadar sert ve aynı zamanda bu kadar yufka yüreklisin? İlk ve son erkeğimin senin gibi olmasını isterim. Şems-i Tebrizi hikâyelerinde rastladım ayak izlerine, Mesnevinin satır aralarında okudum seni yıllarca evvel. Ve bu gün bir kez daha anladım ki “Sabretmek” silahı olmayanın silahıymış. Sabredeceğim, bekleyeceğim… Melda
Kemal notu okur okumaz, hiç düşünmeden hızla Melda’nın odasına gitti. Kapıyı çaldı. Bir süre bekledi, Kapı açıldığında içeri girdi ve kapıyı kapar kapamaz Melda’yı sımsıkı sarıp dudaklarından öpmeye başladı. Melda, kısa bir şaşkınlık geçirdikten sonra karşılık veriyordu acemice. Bu öpüşme de Melda’nın ilklerindendi. Ne kadar süre ile öpüşmüşlerdi ama ikisi de nefes nefese kalmıştı. Kemal Melda’nin yüzünü iki elinin arasına aldı ve
-  Melda, ben hemen evlenmeyi düşünmüyorum. Ama ben, ben de senin sihirine kapıldım birdenbire. Düşündüm, epeydir böylemiş, bugün anladım. Nikâhsız yaşamayı da düşünmüyorum. İstersen hemen burada, istersen Türkiye’ye döner dönmez evleniriz. Ama bil ki ben de seni seviyorum. Çünkü bir erkeğin karşısına ömründe belki bir kez, o da şanslıysa akıllı ve ne istediğini bilen, kadın gibi kadın çıkar. Benim karşıma iki kadın çıktı, ikincisi de sensin. İlk çıkan ile olmadı, olamadı. Sen son olacaksın. Senden tek istediğim, bütün bunları kimseye fark ettirmeyelim. Aksi takdirde sevdiğimin yaşamı tehlikeye girer. Sana bir şey olmasını istemiyorum.
-  Peki, Kemal, ama arada sırada da olsa benimle ol, yalnız kalmak istemiyorum artık.
O gece Kemal ile Melda birlikte aynı odada kaldılar. O gece Melda pek çok ilk yaşadı Kemal’le. Sabah Kemal erkenden uyandı ve Melda’yı da öpücüklerle uyandırıp kendi odasına geçti. Üzerini değitirip aşağı indiğinde Melda’yı aşağıda Arap kızı ile kahvaltı yapmak için hazırlanırken buldu. Arap kızının adı Meryem di. Üçü kahvaltılarını yaptılar, Melda o kadar mutluydu ki… Bu Meryem’in gözünden kaçmamıştı. Sanki Meryem yaşananları fark etmişti, artık Kemal’e o kadar sokulmuyor ama asla uzaklaşmıyordu da… Kahvaltının sonuna doğru Meryem’in babası da gelmişti yanlarına. Kemal’e bir şeyler söylüyordu. Tercüman ihtiyarın söylediklerini tercüme ediyor masadaki ekip üyeleri ise büyük bir hayret ile olaya şahitlik ediyorlardı. Adam Kemal’e “Kızım artık senin, sen onu istesen de istemesen de artık o senin. Onun adını demek ki boşuna Meryem koymamışız. Sen, “Adaletsin”, sen “Türksün”. Kızıma da “Adaleti”ni kabul ettirdin. O çok mutlu, kızıma karşı Türk olduğunu unutma. O benim tek evladım. Sen onu istediğin yere götür ama ne olursun bize de arada sırada nerede olduğunu söyle. Bak al işte bunlar kızımın kimliği ve pasaportu. Eminim ki sen kızımın da benim de başımı öne eğdirmeyeceksin. Ben senin sözde değil, gerçek bir Müslüman olduğunu biliyorum. Kızıma eğer “Müslüman” ol dersen, bilki “Hayır” demeyecektir ama…” Bu sözler üzerine Kemal hemen devreye girmek zorunda kaldı.
-  Ben Meryem’i Allah’ın emaneti ve kardeşim olarak görüyorum. O ne isterse onu yapmakta özgür. Bütün tercihlerinde. Ben onu hiç zorlamayacağım. Sizden ve ondan tek istediğim Meryem’in benim ya da bizim yanımızda kendini rahat ve huzurlu hissetmesi. İstewrse Türkiye’ye de gelir misafirimiz olarak, Türkiye’de istediği kadar kalabilir. Eğer bu onu mutlu edecekse, başımın üstünde yeri var. Melda Hanım da onun en yakın arkadaşı olacaktır. Gözün arkada kalmasın. Bu gece, bizim programımızdan sonra ben ve arkadaşlarım size gelelim. Eşinizle de tanışalım. Olur mu?”
-  Buyrun gelin ama eşimi yıllar önce kaybettim. Ama yine de gelin, bizim cemaatimiz sizi ağırlamaktan mutlu olacaktır. Kızım da… Şimdi biz sizi daha fazla tutmayalım, kızım sizi bize kadar getirir. Ama akşam yemeğini bizde yiyeceğinizi unutmayın olur mu?
-  Peki, kankardeşim, geleceğiz merak etme. Meryem ile Melda şimdi yukarı çıkacaklar, bizim programımıza onu götüreceğiz, hazırlansınlar. Sonra da çıkarız…
Meryem ile Melda yukarıda hazırlanıp aşağıya indiklerinde Kemal gözlerine inanamadı. Melda Meryem’i öyle hazırlamıştı ki, bir gelin gibiydi, sadece üzerinde gelinlik yoktu. Melda Kemal’in yanına gelip;
-  Bu kız sana sırılsıklam âşık. O kadar saf ve temiz bir sevgisi var ki aklın durur, Arapça bilmiyorum ama sanırım bana “Beni beğenir, değil mi” dercesine bir şeyler söylüyordu.
-  Sen inanılmaz bir kızsın Melda, işte senin farkın. Ne kadar da mutlu değil mi?
-  Kız değil, kadın…
- 
- 


Birlikte otelden çıktılar ve Damascus Üniversitesi Konferans Salonu’na geçtiler. Salonda Türkiye’den bazı akademisyenler de vardı. Salon hınca hınç doluydu. Ekip birbirinden ayrıldı ve salonun değişik yerlerinde oturmak üzere dağıldılar. Amaç, katılımcıların tepkilerini almaktı. Ekiptekilerin tamamı Melda ve Kemal hariç tamamı Arapça’yı ana dilleri gibi biliyordu. Ancak bilmezmiş gibi davranabiliyorlardı. Kemal tek başına tebliğ yapacakların yanında yerini aldı. Melda ile Meryem de sahnenin tam karşısında oturmuşlardı. Tebliğler yavaş yavaş arzedilmeye başladığında Faşist Araplar ile bazı çanak yalayıcı Türkler sunumun iyice tadını kaçırmışlardı. Neredeyse tamamı birbirlerini iğneliyor ama asla gerçekleri değil farz ve kabulleri dile getiriyorlardı. Bazıları gemi azıya almış, Türklere ve Türkiye’ye karşı adeta savaş ilan etmişlerdi. Türkiye’den Suriye’ye gidenler içinde çok kaliteli akademisyenler ise gizli bir el tarafından adeta ufalanıyor, rahat sunum yapmalarına izin bile verilmiyordu. Ekipte bir de Türkiye’den katılan bir siyasi parti elemanları da vardı. Tebliğlerin sonuna doğru bunların içinden bir doçent doktor; “Türkler günümüzün Romalılarıdır” dediğinde Kemal adeta delirmişti. Simültane tercüme o kadar kötüydü ki, ara verildiğinde Kemal Melda ile bu konuyu konuşmaya başlamışlardı. Melda yanlarında getirdikleri brifing çantalarından tomarla zımbalanmış kâğıtlar çıkartmıştı. Meğer ekiptekilere konuşmayı tercüme ettirmiş, yazdırmış ve dünya kadar para vererek katılımcı ve tahmini konuk sayısınca fotokopi yaptırtmıştı. Kemal, Melda konusundaki düşüncelerinin ne kadar isbetli olduğunu bir kez daha düşünmüştü. Ekip üyelerinin hepsi bir araya geldiğinde hepsine teşekkür etti. Hepsinin tek ifadesi vadı, organizasyon Melda’nın dı. Hepsinin önünde Kemal Melda’nın elini ve yanaklarını öptü. Meryem olan biteni yanlarındaki tercüman sayesinde öğreninceye kadar epey bozulmuştu ama bunun bir teşekkür seramonisi olduğunu öğrenince mutlu olmuştu. Son bölümde Kemal konuşacaktı. Sahneye geçtiğinde Melda’nın hazırladığı oturma düzeni planında bazı yerlere kırmızı “İ” işaretini koymaya başladı. Ardından da her katlımcı ve konuğun bulunduğu yeri kendince renkli kalemlerle işaretledi. Ardından, sıra geldiğinde tebliğini sunmaya başladı. Melda ve arkadaşları son bölüm başlamadan konuşma metnini dağıtmamıştı, simültane tercümanın konuşmayı makasladığı işareti gelince Kemal, oyurumu yöneten bayan başkandan izin alarak çevirilerin salona dağıtılmasını sağladı. Kemal’in daha önce oturduğu yerlere “İ” harfi koyduklarına konuşma metni özellikle verilmedi. Neredeyse salonun tamamı kulaklıklarını çıkarıp dağıtılan metne göz atmaya ve Kemal’in mimiklerini izlemeye başlamışlardı. Salona büyük bir uğultu hâkim olmuştu önceleri sonra bu uğultu yerini sessizliğe bırakmıştı.
Kemal tebliğini sunmaya başlamıştı;
İNSANLIK ONURU VE İNSANLIK İÇİN…
Sayın Başkan, Saygıdeğer katılımcılar, hepinizi saygı ile selamlıyorum.
Akademisyen olmayan bir katılımcı olarak huzurunuzdayım.
Bugün burada olmamın sebebi: “Guta’daki savaş sırasında Müslümanların sığınağı, Şam şehirlerinin en hayırlısı olan Dımeşk denen şehrin yakınındadır” ifadesi ile özdeşleşen sunumumdur.
DÜNYANIN YENİ BİR BOYUTA GEÇİŞİ


Dünya’nın yaratılışından bu yana yaşanan üçüncü boyutun içindeyiz.
Birinci boyut, kâinatın, dünyanın maddi ve manevi oluşumu;
İkinci boyut, “yaratılanların en şereflisi” olan insanın ve diğer âlemlerin oluşumu;
Üçüncü boyut, yaratılanların sınavı...
Üçüncü boyut, insanlığın bu sınavı kaybetmesi ve toprağın kana doyması ile sona yaklaşmıştır.
Yaşadığımız günler dördüncü boyuta geçiş aşamasıdır.
Konumuzu bu çerçevede ele alırsak; Bilad-ı Şam, Anadolu’dan; Anadolu, Bilad-ı Şam’dan gelenlerin “emperyalist/işgalci güçler”e karşı savaştıkları ve “kan kardeşi” oldukları, el ele, gönül gönüle Hakk’a yürüdükleri “kutlu mekânlar”ın adıdır.”
BİRLEŞTİRİCİ UNSURLAR VE MÜCADELE’NİN TEMELİ
Ben ve benim gibi düşünenler, bugüne kadar Filistin’de, Lübnan’da, Irak’ta, Küba’da, Vietnam’da kısaca dünyanın dört bir yanında İŞGALE, EMPERYALİZME karşı direnen herkesi BİZDEN bildik; İŞGALCİNİN, EMPERYALİZMİN yanında yer alanın milleti, dini, mezhebi ne olursa olsun LANETLEDİK.
Emperyalizmin özlemi, Fukuyama’nın “İnsanlığın sonu ve son insan” kitabının finalinde belirttiği, “TEK KUTUPLU”, “TEK TANRILI (!)”, “TEK DİNLİ” (!), “TEK PAZARLI” dünyanın “TEK HAKİMİ”nin emrinde çalışacak “TEK TİP” insanların bulunduğu bir dünyadır. İnsanları robotlaştırmaya, sahte kurgularla SENTETİK DİN oluşturmaya, yüreklerden ve beyinlerden SEVGİ’yi, SAYGI’yı, İNSANLIK İDEALİ’ni kazımaya yönelik bu çabalar; İNSANLIĞA KARŞI İŞLENMİŞ VE İŞLENECEK EN AĞIR SUÇTUR. İşte, asıl İNSANLIK SUÇU budur.
Öyleyse öyle bir felsefe ile bir araya gelmeliyiz ki, asla yıkılmayalım, sürekli büyüyelim. Bunu;
ANTİ KAPİTALİST, ANTİEMPERYALİST; MASUM’dan, MAZLUM’dan ve HAKLI’dan, Hakk’tan yana olmak şeklinde özetleyebilirim. Çünkü “Aynı cinsten olan kuvvetler müşterek gaye yolunda birleşmelidir.”
“Kâinatın, dünyanın ve insanlığın, artık “kana” ihtiyacı kalmamıştır. Kimse artık DAVAM, VATANIM, İNANÇLARIM için “ölürüm” dememeli, varlığının son zerresine, beyninin son hücresine kadar insanlık, yarınlar ve ebedi barış dönemi için mücadele etmeli, üzerine düşeni yapmalı, ölmesi gerekiyorsa da tüm aktivitesini yitirdiğinde, ölmelidir. Bu, birey olarak yeni ve ortak “strateji”miz olmalıdır.
Ebedi barış dönemi “kan” ile kurulamaz, gözyaşları ile yıkanamaz, acılar ile giydirilemez. Anadolu’daki tabir ile “Kan kanla yıkanamaz”… “Göze göz, bütün dünyayı kör bırakır”
Bilad-ı Şam’da açık, Anadolu’da sinsi ve örtülü savaş bugünlerde tüm vahşiliği ile sürmektedir. Bu savaşın tarafları bellidir. Bir yanda insanlık,  diğer tarafta “insan ve insanlık ideali” düşmanları…
Konuşmanın bu bölümünde ağırlıkla ön sırada oturan ve Arap Faşistlerini temsil ettiğini düşündükleri birden ayağ fırlayıp Kemal’i alkışlamaya başlamışlardı. Bu sempozyum boyunca ilk kez olan bir şeydi. Kemal’in oturdukları yerlere “İ” işareti koydukları ise bir yandan harıl harıl not almaya çalışıyor, diğer taraftan da Kemal’i alkışlayanların kimler olduğunu not etmeye çabalıyorlardı. Kemal’in ekibi bütün bunların çekimlerini yapıyor, Melda ise ekibi adeta bir maestro gibi yönetiyordu. Kemal konuşmasına devam etti:
“Kapitalizmin temelinde “durmayalım düşeriz” felsefesi vardır. Bu nedenle,  kapitalist araç durmamak, önüne çıkan her türlü engeli aşmak zorundadır. Onlar için bu engelin “insanlık ve insanlık ideali” olması da önemli değildir.”
“Ancak insanlar gerçekleri öğrenmeleri konusunda da rahat bırakılmamaktadırlar. Karşımızdaki EMPERYALİST, KAPİTALİST yapı öylesine donanmıştır ki; halkların, milletlerin ve devletlerin hakkını koruyup kollama yalanı ile kurulan “Birleşmiş Milletler” ve hemen bütün uluslararası kuruluşlar, ZULMÜN KALELERİ haline getirilmiştir.”
“Anti EMPERYALİSTLER ile Anti KAPİTALİSTLER’in, yani İNSANLIK adına mücadele edenlerin, İNSANLIĞINI muhafaza edenlerin yeni uluslararası kuruluşlara ihtiyaçları vardır. Kimsenin veto hakkının bulunmadığı, halkların, milletlerin ve devletlerin eşit ve adil olarak temsil edildiği uluslararası kuruluşlara. Bu kuruluşların merkezi de kesinlikle Bilad-ı Şam denildiğinde akla gelen DAMASCUS-DIMEŞK olmalıdır. Bu merkez, daha sonra bütün inançların merkezi olan KUDÜS işgalden, vahşetten, zulümden ve küfürden arındırıldıktan sonra oraya taşınmak üzere…”
        Salon yıkılmaktaydı adeta, sempozyum akademisyen olmayan tek konuşmacı Kemal’in şovu ile final yapmaktaydı. Bütün salon ayaktaydı ama Türkiye’den gidenlerin nedense büyük bir bölümü tepkisizdi.
“Neden mi? Özet olarak ifade etmek gerekirse; “Yolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi kâfi değildir. Muhakkak ufkun ötesini görmesi ve bilmesi lazımdır” Bu tercih, “ufuk ötesi”ni görme tercihidir.”
“Birleşmiş Milletler ve uluslararası kuruluşlar denilen “zulmün kaleleri ve odakları” yoluyla bu ve buna benzer melanetlerin hesabının sorulması ve adaletin tecellisi mümkün gözükmemektedir. Ancak, insanlığa, insanlık idealine ve medeniyete karşı işlenen suçların da hesabı mutlaka sorulmalıdır. Bu amaçla;
-  Din, dil, ırk, etnisite farkı gözetmeyen,
-  İnsanlığını yitirmemiş,
-  “Mal-mülk” kölesi olmamış,
-  Antiemperyalist ve antikapitalist oldukları bilinen, tanınmış şahsiyetlerinden oluşacak bir “İNSANLIK MAHKEMESİ” en kısa sürede oluşturulmalı; suçlular gelmese, getirilemese bile  “gıyablarında” yargılanarak, dünya kamuoyu huzurunda suçlulukları ilan edilmeli, bu “insanlık suçluları”nın statü ve rolleri ne olursa olsun ülkelerine sokmamaları talep edilmelidir. Bu yapılanma yeni bir “Üçüncü Dünya” girişimi değil; insanlık düşmanlarına karşı “İnsanlık Hareketi”dir. Bu yönüyle de gerçek bir “BARIŞ, ADALET ve MEDENİYET PROJESİ”dir.”
“Belki içinizden, “bunları bizler bu imkânlarımızla nasıl başarabiliriz ki” diye geçirebilirsiniz. Bunun olabileceğini Lübnan’da yaşamadık mı? Bir avuç inanmış insan zulmü, zalimleri dizlerinin üzerine çökertmedi mi; bütün Dünya’ya karşı rezil etmedi mi? Sipariş rekorları kıran heybetli tanklar, çürük tenekelere dönüştürülmedi mi? Yıllar önce Kuzey Kore, Vietnam bunu başarmadı mı? Çünkü “Bir milletin, (bir halkın) büyüklüğü coğrafi yüzölçümü ile değil, yüreğinin asalet, ülküsünün yüksekliğiyle ölçülür.”
Açıkça ifade etmek istiyorum ki “İnsanlığa yönelmiş fikir hareketi er geç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler (halklar) zalimleri bir gün yok edecek ve ortadan kaldıracaktır. O zaman Dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir sosyal duruma erişecektir.”
Şair Halil CİBRAN “İyilik ve Kötülük” şiirinde;
Ve şehrin yaşlılarından biri, 'Bize iyilik ve kötülükten bahset.' dedi.
Ve o cevap verdi:
'Yalnızca içinizdeki iyilikten bahsedebilirim, kötülükten değil.
Çünkü kötülük, kendi açlık ve susuzluğu içinde azap çeken iyilikten başka ne olabilir ki?”
Hadi gelin, İNSANLIK GÖREVİMİZİ yapalım ve azap çeken “İYİLİĞİ” kurtaralım! Aksi takdirde, İNSANLIK, KUTSAL İNSANLIK İDEALİ ve KENDİMİZ DE yok olmaya mahkûm oluruz, hem de rezilcesine…”
  Salon, Kemal her ara verdiğinde alkıştan inliyor. Sonrasında neler söyleyeceğini merak ederek sanki komut almışcasına alkışı kesiyor, salona sesszilik hâkim oluyordu.
ORTADOĞU ADI VERİLEN BU BÖLGENİN ADI ASLINDA BİLAD-EL MEDENİYET OLMALIDIR. BİLAD-EL ŞAM İLE BİLAD-EL RUM YANİ ANADOLU’NUN ADI BİLAD-EL MEDENİYET OLMALIDIR.
Bu bölgeye Orta Doğu adını verenler, buradaki insanlar, halklar ve devletler değildir. GOLAN’a “GOLAN TEPELERİ” diyenler buraya da Ortadoğu demişlerdir. Peki, bizler, bunu da mı kabulleneceğiz? Yani bizim markamızı bile başkalarının belirlemesine daha doğrusu bize, bizim dışımızdakilerin isim vermesine seyirci mi kalacağız. Bu markanın adı, tarih ile bütünlük arz etmek zorundadır. Bu bölgenin adı BİLAD-EL MEDENİYET olmalıdır.”
“Ey kardeşlerim, başımızı kaldıralım! Biz bu duruma layık değiliz, biz İNSANLIK SUÇLUSU, İNSAN HAKLARI İHLALCİSİ de değiliz. Alnımız ak, yüzümüz pak. Önce kendi ismimizi kendimiz belirleyelim, sonra da mazlum, masum, haklı milletlere, halklara, insanlara ellerimizi uzatıp bağrımıza basalım. Cesaretsiz erdem, sünepeliktir, edilgenliktir, zavallılıktır. Onlar sanal, hayal, uçucu; bizler ise gerçeğin ta kendisiyiz. Birbirimizin boşluklarını ve ayıpçıklarını aramamalıyız. Sorunları ve kafamızdaki soruları açıkça, yüreklilikle tartışmalı ve Küresel Eşkıya’nın (ABD), Küresel Şeytan’ın (İSRAİL), Küresel Lüsifer’in (İNGİLTERE) “Truva Atları” içimize girmeden bu sorunları birlikte çözmeliyiz. Ortak tehdide yoğun olarak maruz kaldığımız bu günlerde bunu yapmalıyız.
Ne mi demek istiyorum. Size ben “Bebek Katili Abdullah ÖCALAN’ı yıllarca sakladınız” diye bağırabilirim ama bağırmıyorum. Neden mi? Çünkü benim yöneticilerim de yıllardır “Müslüman Kardeşler”e kucağını açtı, onları kullandı, onlarla içinize kadar girdi. Hatta 2007 yılı Haziran ayında bu terörist örgüte İstanbul Türkiye’de toplantı yaptırıldı. Bu toplantıdan MEDYA olarak görüntü ve bilgi, belge alamadık. Bunu bir tek kişi başardı onu da baştaki hükümet ve yardakçıları iftira ve karalama kampanyası ile TERÖRİST olarak Temmuz 2007’de içeri aldı.”
  Kemal bu son sözlerinin nasıl bir etki yaratacağını düşünmüştü günledir. Arap Faşistleri dâhil bütün katılımcılar, özellikle de Afrika’dan sempozyuma katılanlar elleri patlarcasına Kemal’i alkışlıyorlardı. Türkiye’den giden ekip büyük bölümü ile donup kalmıştı. Kemal’in oturduklara yerlere “İ” harfi koydukları ise artık not almıyor, sadece salondaki Türkiye’den katılanların ne tepki verdiğini belirlemeye çalışıyorlardı.
Kemal sunumunu bitirdiğinde ilk soru Türkiye’den katılan bir tarif profesöründen geldi, aslında bu bir soru değil, açıkça sataşma ve alay etmeydi.
-  Ütopyadan söz ediyorsunuz, hayal dünyanız çok derin. Neredeyse “uçan daireler”i de dile getirip, “uçan daire” üretip zulme karşı savaşalım diyeceksiniz. Tabii ki, akademisyen olmamanızı anlıyor ve size karşı tahammül gösteriyoruz ama tahammülün de bir sınırı vardır Kemal Bey…
-  Sözleriniz bitti mi saygıdeğer hocam?
-  Bitti.
-  Keşke bitmeseydi, keşke devamını getirip “Şaka yaptım” deseydiniz. O zaman size sadece “Muzip adam” derdik, sempozyuma da hoşluk katmış olurdunuz. Ben sizin yaşınıza ve titrinize saygı duydum ve ona göre cevapo vermek istiyorum. Saygıdeğer hocam, sanırım siz II. Dünya Savaşı esnasında Hitler ve ekibinin uçan daireler ürettiğini ve uçurduğunu unuttunuz. Ütopya dedikleriniz demode oldu ama siz sanırım tarihin o bölümlerine henüz gelememişsiniz. Sanırım “uçan daire” artık sizin için de “ütopya” değildir… Diğer konu, evet ben “Akademisyen” değilim. Sizlerin içinde “akademisyen” olmayan tek katılımcıyım. Ama siz “akademisyenler”, burada sunum yapmaya çalışan “akademiyenleri” de konuşturmadınız. Siz ve sizin gibiler sadece “Bir dahaki sene buraya çağırılmak için” gerekli taklaları attınız. Sayın profesör, benim bugün burada dile getirdiklerim Dünya’nın “Kemal devri” öncesinde, yani belki elli, belki de 100 yıl sonra atılacak, atılması gereken adımların erkene alınmış halidir. Ancak gördüğüm ve anladığım kadarıyla sizin hem gözleriniz kör, hem yüreğiniz, hem de beyniniz ve gelecek umutlarınız… Kısaca siz Fukuyama’nın istediği, özlediği o robotik insan olmayı bir paye kabul etmişsiniz. Benim önerdiğim hususları bir an evvel yürürlüğe koymazsak çok kısa sürede Ortadoğu, Kuzey Afrika çanağında “Kardeşi kardeşe” kırdıracaklardır. Umarım açıklamalarım yeterli olmuştur…
Profesör itiraz edemez, diğer katılımcıların tek isteği sempozyum katılımcıları arasında değil de Kemal ile özel sohbet etmektir. Kemal, sempozyum özeti yapılmadan önce oturdukları yerlere “İ” işareti koyduklarının yanına teker teker gidip onlara “O kadar bellisiniz ki, Büyükelçilik sizleri görevlendirmeden önce sizleri eğitmezse ya da eksik eğitirse bir gün bunun bedelini canınızla ödeyebilirsiniz” dedikten sonra her birine konuşma metninin Türkçe ve Arapça metinlerini vermişti. Ardından Kemal ile Melda bir şeyler içmek için sempozyum salonu önüne çıktılar, çevresinde pek çok kişi sohbet için toplanırken Türkiye’den gelenler ondan uzak durmuşlardı. Kemal’in yanına gelenlerden biri de kendisini akademisyen olarak tanıtan ancak Suriye El Muhaberatı için çalışan bir Suriyeli akademisyendi, Kemal’e sorulan soruları can kulağı ile dinliyor, tercümanın tercümesini de dinliyor, sonra da Kemal’in verdiği cevapları daha dikkatle izliyordu. Adamın tavırları Melda’nın da dikkatini çekmiş, Melda adamın tam karşısında yerini almış ve adamın bütün hareketlerini daha yakından izlmeye başlamıştı. Sorular genelde sunum ile ilgiliydi ancak daha çok İhvan-ı Müslim ve DDKK üzerinde yoğunlaşıyordu.
Melda’nın göz hapsine aldığı El Muhaberat elemanı akademisyen tam bu sırada Kemal’e; “Neden sizin ile Türkiye’den gelen ekip arasında çatışma ya da en azından soğukluk var?” diye sorunca bütün başlar önce ona sonra da Kemal’e dönmüştü. Kemal’in vereceği cevap çok önemliydi, çünkü soru ve sorunun cevabının gelecekte etkileyeceği pek çok olumlu ya da olumsuz gelişme olabilirdi.
-  O arkadaşlarımız akademisyenler ve bir devlet üniversitesindeler. Onlar bugün devleti yönetenler kadar bundan sonra devleti yönetecekleri de düşünmek zorundadırlar. Onlar eninde sonunda memur, ben ve ekibim ise gazeteciyiz. Benim için gerçekler önemlidir, onlar için ise bu senpozyumların sürdürülmesi be bilgi akışının sona ermemesi; onlar için akademisyen olarak ülkemin içinde bulunduğu gerçekler nedeniyle “şüphecilik” geri planda kalmıştır. Aramızdaki farktan doğan serin hava ise bizim ile onların farklı görünmemize sebep olmuştur. Onlar sempozyumdan sonra buradan gideceklerdir, biz ise kalıparaştırmalarımıza devam edeceğiz ve sizlerle irtibatımızı sürdüreceğiz.
-  Peki, sanırım anladım. Sempozyum’da sunumunuz esnasında İhvan-ı Müslim’den sadece siz bahsettiniz. Onlar ise bu güne kadar hiç bahsetmediler. Son olarak İhvan-ı Müslim’in Türkiye’de yaptığı gizli toplantıya sızabilme başarısını gösteren ve sonra da “Ergenekon Terör Örgütü” suçlamasıyla tutuklanan kimdi, adını söylemediniz.
-  Ben o kişinin ismini yazmıştım, gazetemizde de yayınlandı. Diğer taraftan İhvan-ı Müslim ile dayanışma içinde olanların kimler olduğunu da yazmıştım. Akademisyenlerin, gazetecilerin olduğu gibi haberalma kaynakları yoktur. Dolayısıyla onların bu konudan bahsetmeleri  o kadar da kolay değildir.
-  Peki, burada kalıp araştırma yapacağınızı söylemiştiniz, ne gibi bir araştırma?
-  Çerkez, Kürt ve DDKK yapılanması konusunda…
-  Ne gibi?
-  Yarın, ya da öbür gün yetkililerden gerekli izinleri almak için başvuracağız. Yetkililerden izin almadan açıklarsam pek şık olmaz.
-  Peki, siz bu bölgede yakın zamanda kardeşi kardeşe kırdıracaklar diyorsunuz, neye dayanarak bunu iddia ediyorsunuz?
-  Elime geçen ve PENTAGON’dan Kripto Türkler’den biri tarafından sıdırılan “Cosmic” bir belgenin büyük bir bölümünü gazetede yayınlamıştım. O belgeden çıkardığım sonuçlara göre bunu söylüyorum ki, yayınladığım belge konusundaki şahsi değerlendirmelerimi Türkiye-Ankara Büyükelçiliğinizle de paylaşmıştım.
-  Birleşmiş Milletler’i boşa çıkartmak ve yeni bir uluslar arası organizasyon oluşturmak sizce kolay mı ve mümkün mü?
-  İsrail’in kaale almadığı, kararlarını uygulamadığı bir uluslar arası organizasyona bağlı kalmak ne kadar ahlaki ve gerçekçidir? Eğer biz bunu yapmazsak onlar o örgütle birlikte bizleri yerle bir edecekler. Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulan gizli örgütleri de yazdık gazetemizde. Gazetemizin geçmişine bakarsanız, o yazılarımızı da bulabilirsiniz?
Sempozyum sonrası değerlendirme için otele döndüklerinde yorgun olmalarına rağmen yapılan çekimleri izlediler vealınan notları değerlendirdiler. Akşam saat on dokuz gibi otel lobisinde bekleyen Meryem ve babası ile onların evlerine gittiler. Evleri eski Şam adı verilen yerdeydi. Dar sokaklardan ilerlediler ve daracık bir sokaktaki nispeten geniş bir tünelimsi yapının ortasındaki evin dış kapısından içeri girdiler. Büyükçe sayılabilecek bir avlunun ortasına hazırlanmış sofranın yanındaki sedirlere oturtuldular. Kısa bir sohbetten sonra yemeğe geçtiler. Masada neredeyse “Kuş sütü” eksikti. Ertesi sabah erkenden havayolu ile yola çıkacak arkadaşlarını da düşünerek otele döndüler. Meryem de onlarla birlikte otele döndü ve odasına çekildi.
Ertesi sabah kiralanan iki taksi ile ekibin Melda dışındakilerinim tamamını Türkiye’ye göndermek üzere Dımeşk Havaalanı’na gittiler. Artık Kemal ile Melda başbaşa kalmışlardı. Sabah kahvaltısından sonra Kemal, Melda’nın odasını değiştirip kendisine en yakın odada kalması için resepsiyonlar görüşüp Melda ve tercüman ile birlikte Enformasyon Bakanlığı’na gittiler. Bakanlıkta önce Baas yönetiminin en üst düzeyli elemanı ile görüşmek üzere odasına gittiklerinde, bir gün önce sempozyum sonunda adeta sorguya çeken El Muhaberat’ın elemanı akademisyenin de odada oturduğunu gördüler. Kemal adamın elini sıkaraken adam da Kemal’i bir kez daha görmüş olmaktan mutkuymuş intibaı veriyordu. Sonunda Kemal tercüman vasıtası ile Baas Temsilcisi ile konuşmaya başlar:


-  Ben ve arkadaşım sizlere sunacağım bazı köylere gidip orada görüşmeler yapmak istiyoruz. Köylerin tamamı Çerkez köyleri ve toplam otuz iki tane.
-  Amacınız?
-  Çerkezler boylar halinde yaşarlar, hemen bütün ülkelerde bu şekilde yerleşirler. Yapacağımız çalışma ülkenizde bu köylerde yaşayanların hangi boydan geldiklerini belirlemek ve Türkiye’de aynı boydan olanlarla olan ilişkilerini belirlemek.
-  Ama bu köyler, Çerkez köylerinin tamamı değil, en azından benim bildiğim kadarıyla. Burada sıraladığınız köyleri nasıl belirlediniz, aradaki bazı Çerkez köylerini neden atladınız? Çok büyük olmalarına rağmen de diyebilirim.
-  Biz bu araştırmayı Türkiye’de yaptık, aslında bu konuda bize siz yardımcı olabilirsiniz. Yani bize tavsiyelerde bulunabilirsiniz de…
-  Evet, yardımcı olabiliriz ama aslında bu köylerde yapacağınız inceleme bana pek inandırıcı yeterlilikte gelmedi.
-  Çok şüphecisiniz, belki de çok haklısınız. Ama amacımız bu.
-  Umarım öyledir.
-  Öyle tabii ki…
-  Ama sizin gibi bir gazetecinin bu kadar basit bir sonuç için bu zahmete girişmesi…
-  Sayın hocam, siz akademisyensiniz, bazan ufak ama gerçekçi teşhisler bizlere çok daha büyük hedeflere doğru yol açabilir.
-  Anlıyorum sizi, sanırım bu ön araştırma. Sonrası da gelecek. O zaman umarım onuçları bzimle de paylaşırsınız ve hatta sonraki adımı da birlikte değerlendiririz.
-  Neden olmasın. Öncelikle hedefimiz bu.
-  Araştırma süreniz ne kadar olmalı?
-  Yaklaşık 60 gün desek sizce uygun mu?
-  Peki, bizden başka bir şey, yardım, destek istiyor musunuz?
-  Hayır, izin yeterli. Tabii ki bu izinden sonra diğer ilgili bakanlıklara da gideceğiz izin konusunda…
-  Gerek yok, ben size yardımcı olurum. Sayın gözetmenden alacağım bilgileri diğer bakanlıklardaki dostlarıma gönderirim. Sizin zahmet etmenize gerek yok, siz bugün dinlenin isterseniz…
-  Çok teşekkür ederim. Ama bu…
-  Merak etmeyin Kemal Bey, biz gereken yerlere iletiriz. Sizlere Çerkez Köylerinin yollarını iyi bilen bir de şoför göndeririz, pazarlık yaparsınız, sizce de uygunsa…
-  Ooo, çok teşekkür ederim, üzerimizdeki bütün yükü aldınız. Biz izninizi isteyelim öyleyse, hazırlık yapalım. Genelde otelde oluruz, bir sorun çıkarsa biz oralardayız...
-  Peki, görüşmek üzere, size de kolay gelsin Kemal Bey…
Bakanlıktan çıktıklarında Melda ile konuşarak yürümeye başladılar.
-  Yüzbaşım, çok rahat oldu…
-  Evet, akademisyen hızlı çalışmış, gözleri, kulakları herşeyleri üzerimizde olacak.
-  Öyle anlaşılıyor, adamlar şoförü de verecekler baksanıza…
-  El Muhaberat’ın adamı olacaktır kesinlikle ve muhtemelen de Çerkez…
-  Olsun anlarız, Çerkezse benden kaçmaz…
-  Bakalım senin Kürtçeyi ve Çerkezceyi çok iyi bildiğini anladığında neler olacak?
-  Peki, bize, alakasız köy isimleri verirlerse…
-  Şansımızı zorlayacağız, DDKK’nın arşivinin parçalanıp bırakılacağı Kürt köylerinin yanındaki Çerkez köylerine öncelik ve önem veririz, diğerlerinde de laf olsun diye bulunuruz…
-  Umarım şüphelenmezler.
-  Dileyelim ama…
-  Ne kadar çekinirsek o kadar üzerimize gelir…
-  Sanırım haklısın… Peki, bu köylere gittiğimizde diyelim ki geneli Çerkezlerin “X” boyuna ait köyler, Türkiye’de ve diğer Ortadoğu ülkelerindeki aynı boya ait köyleri ve ilçeleri nasıl belirleyeceğiz? Ya da gittiğimiz köyler “X”, “Y”, “Z” boylarına ait, bu durumda nasıl davranacağız?
-  Melda ilk aşamada görevimiz bu, geri kalanları bu işi başardıktan sonra düşünelim derim. Ben, ne olursa olsun iyi bir iz üzerinde olduğumuzu düşünüyorum.
-  Ben de ama işte… Yüzbaşım, şimdi DDKK diyelim ki arşivini parçalara böldü ve özel Kürt köylerindeki güvendiği insanlara parça parça teslim etti. Peki, bu parçaların tamamı elimize geçmezse arşivin deşifresi mümkün olabilecek mi sizce?
-  Haklısın, zor olacak ama imkânsız değil. Zaten bu arşivin akçalı kısmı bir şekilde sızdırıldı, büyük iç çatışmalar yaşandı. Türkiye’de üniformalı ve üniformasız çakal bürokratlar zaten bu kasaların bir kısmını patlattı. Kasaları koruyan ya da kasaların ilgisizlerin eline geçmemesine gayret edenlerin büyük bölümü infaz edildi bile. Ama neredeyse kimse DDKK’nın “Lojistik Destek” kanallarını deşifre etmedi. Peşinde olduğumuz da bu bilgiler. Yani arşivin tamamı değil. Bu kısmı çözebilirsek, gerisi zaten elimize geçecektir.
-  Demek biz “Lojistik Destek” kısmı ile ilgiliyiz. O zaman işimiz daha da zor. Çünkü bunların iç ve dış destekçilerini belirleyebileceğiz. Bunu da kim ister?
-  Evet haklısın. İşte ben de bu nedenle Büyükelçilik mensuplari ile şirketin elemanlarından uzak durmaya çalışıyorum. Kısaca etrafımızda sadece El Muhaberat, MOSSAD, CIA, BND, DGSE, SVR-FSB yok, bir de bizimkiler var…
-  Peki, KİTA’dan niye uzak duruyorsunuz? Hem de onları hiç sevmiyorsunuz?
-  KİTA kadrolarının yüzde altmışı Şirket’indir. Şirket ne kadar işe yaramaz, aylak, beceriksiz adamı varsa oraya gönderir. Orada yetiştirmeye çalışır. Her birinin havasına baksan sanki birer Şirket’tir ama işin aslı öyle değildir. İşler böyle giderse o sümsüklerden biri Şirket’in başına bile geçebilir…
-  Demeyin yüzbaşım…
-  Ben desem de demesem de ne değişir ki? Kirletilmeyen ya da kirli olmayan kimsenin yukarılara tırmanma ihtimali var mı ki? Türkiye’de faaliyet gösteren yedi şirketi biliyorsun. Atama öncesi, atanacak kişiler hakkında dosya oluşturmakla görevliler. Paraları “Örtülü ödenek”ten ödeniyor. Bu güne kadar hangi başbakan “Örtülü ödeneğin” soyulduğunu anladı ki?
-  Peki, siz, sizler nereye kadar…
-  Bu soruyu bir daha sorma Melda, Amentü’ye inanıyorsak bu soruyu bir daha sormaman gerek: “Hayrihi ve şerrihi…”
-  İnanmasam senin olur muydum?
- 
-  Peki, şu Bakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Onur KARAKUTU ile bizim çalışmalarımızın bir ilgisi ve bağlantısı var mı?
-  Tabii ki var ama onların bizim burada ne yaptığımızdan haberleri yok. Onlar beni bir gazeteci olarak değerlendiriyorlar, ondan dolayı da mesafeliler… Başmüfettiş Ali HAMZA Bey bu işin ustalarından, elinde çok ciddi bilgiler var ama benimle paylaşmıyor. Sadece araştırmayı derinleştirmeye çalışıyor ama her seferinde Bakan tarafından engelleniyor. Düşünsene Bakan, yani devletin maliyesinin emanet edildiği en büyük mali hırsız, dolandırıcı, kalpazan, naylon faturacı… Buradan bir şeyler elde ettiğimizde ben de onların karşısına oturup “Mozaik resim”i tamamlamaya çalışacağız. Aslında ilk sorunun cevabı bu…
-  Şimdi anladım… Ne devlet ama? Devletten bağımsız, maaşsız, makamsız çalışanlar tarafından ayakta tutuluyor, yükseliyor, yolu temizleniyor, içi temizleniyor… Peki, bu işin finansı? Koruması? Sevk ve idaresi? Emir-komutası? Planlaması?
-  Soru yok demiştim Melda
-  Anlamaya çalışıyorum Kemal, beynimde çözümleme yapmaya çalışıyorum…
- 
-  Konumuza dönelim. DDKK arşivini parçaladı ve bu ülkede güvendiği Kürtlere emanet etti. Bu arşivin deşifre olmasını istemeyen bazı güçler, bu saklama işleminde kullanılacak köyleri belirledi. Bu köylerin de yakınında bazı Çerkez köyleri var. Yani, Çerkez boylarından biri ya da ikisi veya daha fazlası, en iyimser ifade ile batılı güçlerle dayanışma içinde…
-  Evet, öyle diyelim. Esas önemli olan şu ki buradaki yöneticilere bunu iletmek lazım. Bugün batılı eşkıyaların adına DDKK’nın arşivlerini koruyanlar, yarın bu ülkelerdeki batılı operasyonlarda esas unsurlar olabilirler…
-  Aslında olanlar ve beklenenler çok basit, çok net. Ama bunları anlatabilmek o kadar kolay değil, açıklamak…
-  Kesinlikle haklısın… Bir konuyu bir kez daha vurgulamalıyım Melda, “Bilmesi gereken prensibi” çok önemlidir. Benim bildiklerimi senin de öğrenmeni ben de isterim ama bunlar sana ağırlık yapar ve seni hedef haline getirir. Bunu unutmamakta fayda var.
- 
-  Bu sessizliği kabul anlamında mı almalıyım?
-  Söylediklerini tartışmak istemiyorum. Sadece aklıma takılanları seninle paylaşıyorum Kemal, “Sesli düşünüyorum”…
-  “Sesli düşünmen” çok iyi ama bunu yoğunlaştığın konu dışında her alanda uygulamanda fayda var. Çünkü sorularının ilk aşamasından sonrasını ben de bilmiyorum.
-  Sidal Hanım biliyor mu peki?
-  Aman Melda, Sidal’dan uzak dur. Sidal çok farklı biri, hem de çok. Ben onun sorduğun soruların cevabını bildiğini sanmıyorum. Hatta onun öğrenmek istediği tek konunun bu olduğunu düşünüyorum.
-  Yani, o karşı taraftan mı?
-  Bizim dışımızdaki alandan diyelim Melda, karşı taraf demeyelim çünkü gerçeği tam olarak bilmiyoruz. Bildiğim, bizden olmadığı…
-  Ona güvenir misin? İnanır mısın?
-  Bildiklerime rağmen ona güvenmem ve inanmam mümkün mü? Akılcı bir mesafe koydum, farkındasın. O da bu mesafeden dolayı benim üzerime daha da düştü. Bana “Gizemli” deyip duruyor. Sağlantı haline geldi bu mesafe. Ben de mümkün olduğunca mesafeyi azaltmaya çalıştım, o da bunun farkına vardı. Bu kez, üzerimde dişiliğinin etkili olduğunu düşünerek ataklar geliştirdi.
-  Anlıyorum, zaman zaman kadının bu kadar cür’eti karşısında nasıl direndiğini düşündüm. Cevap da bulamadım.
-  Birlikte yaşadığı Reha Yüzbaşı ile neden sorunlar yaşadığını az çok biliyor gibiyim, Reha’yı da ikaz ettirdim ama dinlemedi. Kadının çok ciddi cinsel saplantıları ve beklentileri var. Kimselerin denemediğini denemek istiyor, karşısındaki kadını veya erkeği cinsel cazibesi ile köleleştirmek ve sonra da kıçına tekma vurmak istiyor.
-  Oooo, oldukça derin analizler bunlar. Yoksa… Açık sorayım, yine sesli düşüneyim, ne de olsa bu artık özel. İlişkin oldu mu Kemal?
-  Ne onunla ne de başka bir kadınla ilişkim olmadı, o ilk kadınımdan bu yana…
-  Bir gün bana onu anlatır mısın?
-  Denerim Melda, neden anlatmayayım, bilmek artık hakkın…
-  Bunu ilişkimiz nedeni ile değil, bir dost, bir arkadaş olarak paylaşsak?
-  Bu konuları paylaşmam gerekenler dışında kimse ile paylaşmam. Seninle paylaşabilmemin yolunu geçen gece birlikte açtık.
-  Yani o gece birlikte olmasaydık asla anlatmaz mıydın?
-  Evet…
-  Sanırım haklısın olması gereken de bu?
-  Seni hem zeki hem de akıllı olduğun için seviyorum işte ben…
-  Sadece zeki ve akıllı olduğum için mi?
-  Bak otele geldik, Meryem bizi bekliyordur. Sen içeri gir, lobide otur. Ben otelin etrafında bir tur atacağım. Sakın arkana dönme, yaklaşık 20-25 dakikadır birileri bizi izliyor. Bakalım ne yapacaklar?
-  Emin misin?
-  Evet, sen bir şey yokmuş gibi gir içeri haydi, lobiden de ayrılma olur mu?
-  Tamam Kemal
Kemal Umeyye Oteli’nin sol tarafından, barın baktığı caddeden arka tarafa hızlanarak geçer. Peşlerindeki üç kişiden ikisi Kemal’in peşine takılmış biri ise otelin önünde kalmıştı. Kemal geriye bakmıyor, ancak otomobil aynaları, vitrin camları yansımaları ile gerisini görmeye çabalıyordu. Kemal yaklaşık 500-600 mt ilerlemiş sonra birden geri dönüp yeniden otele yönlenmişti. Kendisini takip ettiği adamlardan birinin yanına yaklaşırken aslında hiç kullanmadığı sigara paketini çıkartıp içinden bir sigara çekmişti. Adamın yanına gelince sigarasını gösterip güleryüzle, tarzanca mimiklerle ateşi olup olmadığını sordu. Adam şaşırmış ama açık vermemek için doğal davranmaya çabalamıştı. Adam cebinden çakmağını çıkardı ve Kemal’in sigarasını yakmak için elini uzattı. Kemal adamın uzattığı çakmağa tam olarak uzanmadan sigarasını yakmaya çalışırken adamın elini hareketlendirmesini sağladı. Yanılmamıştı, serçe parmağının tırnağı yaklaşık bir cm uzunlukta, pırıl pırıl, ucu keskin, açılı ve diğer tırnaklarından daha kalındı. Sigarası yanan Kemal yine gülümseme ile adama teşekkür ederken adamın sağ omzuna sol eli ile dokunup elini adamın sırtına doğru kaydırmıştı. Adam, bu hareketin sonucundan emin olduğundan sert bir çekilmeyle Kemal’in elinden kaçmış, “Selamun aleyküm, selamun aleykum…” diyerek uzaklaşmaya başlamıştı. Kemal kendilerini izleyenlerin El Muhaberat olduğundan artık emindi. Hatta El Muhaberat kendilerine infazcı ajanlarını takmıştı. Yani gerektiğinde peşindekiler Kemal ile Melda’yı öldürmeye hazırdılar. Kemal otele döndüğünde Melda ile Meryem’i tercümanları ile birlikte sohbet ederken bulmuştu. Onlar kahve içiyorlardı. Kemal yanlarına oturup kendisine bir nane kokteyl söyledi. Melda bakışlarıyla Kemal’i sorguluyor gibiydi ama bunu büyük bir maharetle yapıyor, çevredekilerin bunu anlamaması için gayret sarfediyordu. Sohbet koyulaşmaya başlamıştı, herkes bir şeyler içiyordu. Bu güzel atmosfer, tercümanın önce elindeki fincanın yere düşmesi ve neredeyse eş zamanlı olarak tercümanın koltuklar, sehpa arasına çuval gibi yığılması ile bozuluverdi. Kemal, Melda’ya:
-  Sakın benden ayrılma, ne olursa olsun ayrılma diye bağırarak resepsiyondaki görevliden İngilizce olarak ambulans ve doktor çağırmasını istedi...


Doktor ve ambulans beklenmedik bir sürede geliverdi. Tercümanı sedyeye koydular ve ambulansa alınmadıkları için bir taksi ile ambulansı takip ederek Damascus Hastanesi’ne gittiler. Acil servise geldiklerinde herşeyin tıkır tıkır yürümesinden Kemal, ne olduğunu anlamıştı. Acil serviste tercümanın midesi yıkandı, serum takıldı ve tercüman yavaş yavaş kendine geldi. Doktor, tercümanın en az bir hafta hastanede kalması gerektiğini Arap aksanı ile Kemal’e söylediğinde Kemal El Muhaberat’ın gezi için kendilerine yeni bir tercüman yönlendireceğinden artık şüphe etmiyordu.
Otele döndüklerinde Meryem’in onları lobide beklediğini farkettiler ve çaresizce tarzanca ifadelerle olanı biteni anlatıp yatmak istediklerini söylediler. Yukarı kata hep birlikte çıktılar, önce Melda’yı odasına bırakan Kemal, ardından Meryem’i odasına bıraktı ve sonunda kendi odasına geçti. Yaklaşık bir saat sonra Melda Kemal’in odasındaydı.

Hiç yorum yok: