17 Aralık 2011 Cumartesi


DİKKAT ÇOK ÖNEMLİDİR
BU HİKAYE'NİN BÜTÜN HAKLARI HASAN HÜSEYİN MEMİŞ'E AİT OLUP KENDİSİNDEN YAZILI İZİN ALINMADIKÇA KISMEN YA DA TAMAMEN, ALINTI YAPILARAK, MAHREÇ GÖSTERİLSE DAHİ YAYINLANAMAZ.

AÇIKLAMA
GİRDAP YAKLAŞIK 10 YILDIR İSTANBUL FİLM VE DİZİ SEKTÖRÜNDE ÇALIŞAN NEREDEYSE BÜTÜN KURULUŞLAR TARAFINDAN BİLİNEN BİR SENARYO HİKAYESİDİR. SEKTÖRDE BEĞENMEYEN VE YAŞAMA GEÇİRMEK İSTEMEYEN HEMEN HEMEN YOK GİBİDİR. ANCAK, "KUKLACI"NIN TALİMATLARI BUNA ENGELDİR. BURADA BU HİKAYE BÖLÜM BÖLÜM YAYINLACAKTIR. ÇÜNKÜ BEN BU HİKAYEYİ BURADA YAYINLAYARAK, OKURLARIMIN VASITASI İLE TARİHE NOT DÜŞMEK İSTİYORUM. NE OLUR NE OLMAZ... SAÇMA SAPAN BİR KALP KRİZİ YA DA SALAKÇA BİR İNTİHAR SENARYOSUNUN BU ERİŞİME ENGEL OLMASINI İSTEMİYORUM...
SAYGILARIMLA...
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

VEKİL



Operatör ve ameliyat ekibi var güçleri ile çalışmaktadırlar. Hatta onlar bile içlerinden dua etmektedirler. Operatör yedinci mermi çekirdeğini çıkardığında,



-  Sonunda bitti, bitti ama bizi de bitirdi, ama üsteğmenin direnci hiç bitmedi hatta arttı…

-  Evet, hocam, sanki siz her çekirdeği çıkardıkça, o size destek olur gibiydi…

-  Evet, bundan önce de bu tip direnenler olmuştu ama Cem Üsteğmen’inki bir başkaydı.



   Operasyon ekibi işini bitirip dışarı çıktığında Üsteğmen Cem’e kan vermek isteyen yüzlerce insanın beklediğini görür. Kimi dua etmekte, kimi tespih çekmekte, kimi ise duvar dibine çökmüş ameliyathane kapısına bir mabetmiş gibi bakmaktadır. Kan vermek isteyenlerin pek çoğunda DDKK bayrağının renklerini oluşturan sarı-kırmızı-yeşil örtüler, boyunluklar, bandanalar da olmasına rağmen…



-  Durumu iyi, ameliyat çok iyi geçti. Ailesi burada değil mi?



         Üsteğmen Cem ailesini bir an evvel gönderdiğinden ailesinden kimsesi yoktur. Arkadaşları atılırlar:



-  Buradayız, eşi ve kızı memleketteler, haber vermedik.

-  İyi yapmışsınız, durumu çok iyi. Şimdilik kan ihtiyacı da yok. Bir süre burada yatıralım daha sonra gerekirse Diyarbakır’a yollarız.

-  Hani durumu iyiydi !?.

-  Durumu iyi ama biliyorsunuz; burada güvenlik…

-  Siz merak etmeyin biz tedbirleri aldık…

-  Eminim ama ben yine de Askeri Hastane’ye gönderelim derim…



   Cem Üsteğmen, ertesi gün bir helikopter ile Diyarbakır Askeri hastanesi’ne yollanır ve toparlanma döneminde orada kalır. 17 gün sonra da taburcu olur ve birliğine döner.



   Üsteğmen Cem’e verilen görev çoktan tamamlanmıştır. Sonunda beklenen olur ve “unutuldum”diye düşünen APAKAY Ankara’ya çağrılır. Görev, “UFUK ÖTESİ PROJESİ”nin hazırlanmasıdır. Proje, ülkenin bugünü, yarını ve daha da önemlisi geleceğinin bütün şifrelerini içermektedir.



   Üsteğmen çağrıyı alır almaz hazırlıklara başlar. Bu tür çağrılar için hazır tuttuğu valizi ve eşya listesi ile evinin yatak odasındadır. Eşyalarını kontrol ederek valize yerleştirirken duvar kenarında duran silahlara gözü takılır, sonra yerdeki mermi sandıklarına ve yüksekçe bir yere koyduğu el bombalarına. Sonra da minik çocuğu Nur’un sözleri gelir aklına:



-  Baba, bunları DDKK’lıları öldürmek için kullanacağız değil mi?



  ‘Aman Allah’ım’ der içinden Üsteğmen, ‘Çocuğum ne kadar da etkilenmiş. Ne olacak bu neslin geleceği?”



   Valizi neredeyse hazırlanmıştır. İçeriden eşi seslenir:

-Yemek hazır!



   Bir yaz gecesidir. Sıcak ve kuru bir hava.



   Eşi, kızartma yapmıştır, yanında kocasının en çok sevdiği kuru köfteler ve içecek olarak da Uludağ Gazozu. Uludağ Gazozu, bölgede pek satılmamaktadır. Bunun için üsteğmen Cem her izin veya görev dönüşü Uludağ Gazozu getirmekte, adeta stoklamaktadır.



   Yemeklerini balkonda yerler, balkon yola ters tarafta avluya bakmaktadır. Yanlarında bir çocuk bahçesi, karşılarında bir çay bahçesi vardır.



   Her zaman olduğu gibi Üsteğmen yemeğini hızlı hızlı yer ve uzun Yeni Harman sigarasını yakar. Subaylığının ilk yıllarında genelde yabancı sigara içmiştir ancak, buraya atandı atanalı hep yerli malı kullanmaya özen göstermektedir. Eşi, Cem’deki bu değişiklikleri fark etmekte ve mutlu olmaktadır. Eşi ve çocuğu daha yemeğin yarısındadır. Birden makineli tüfek sesleri duyulur. Lojmanlara yakın bir yerden ateş ediliyordur. Lojmanın ilk binası kendilerininkidir. Giriş katında oturmaktadırlar. Silah sesleri artmaya ve yaklaşmaya başlar. Üsteğmen bağırır:



-  Çabuk içeri, çocuğun odasına!



   Kendisi yatak odalarına koşar ve yatak odasının camını açarken dışarıya bağırır:



-  Silah başına!



   Lojmandaki bütün subaylar ve astsubaylar Üsteğmen’in penceresinin altına toplanmak üzere koşarlarken, Üsteğmen sürekli olarak dışarıya biri tüfekte biri yedekte iki şarjörlü G-3 tüfeklerini vermektedir. Tüfek dağıtımı bir çırpıda biter ve Üsteğmen kendi tüfeğini de alıp dışarı çıkarken hücum yeleğinin uygun yerlerine bir kaç savunma el bombası yerleştirir. Belindeki kemere, biri Smith Wesson, diğeri L Lama tabancalarını yerleştirir, ardından da eşine bir MP-5 makineli tabanca bırakarak, dışarı fırlar. Kendini dışarı atmadan önce, çocuğu gözüne ilişmiştir. Mermi sandığı yanında oturmuş, minik parmakları ile MP-5 şarjörlerine mermi sürmeye çalışmaktadır…



   Dışarı çıkar çıkmaz, diğer subay ve astsubay arkadaşları ile bir araya gelir ve kısa bir durum değerlendirmesi sonunda herkes önceden planlı yerlerini alır. Birlikleri ile görüşmelerini ellerindeki telsizlerle yapmaktadırlar. Askeri birliğin olduğu tarafta her hangi bir problem yoktur, ancak silah sesleri MİT binası tarafından kendilerine doğru yaklaşmaktadır.



   Üsteğmen hemen gazinoya girer ve MİT Bölge Müdürü’nü arar:



- Ahmet Abi !

- Söyle Apakay!

- Orada durum nasıl?

- Bizim binaya saldırıyorlar, ellerinde keleşler var. Az önce ilerdeki köşede RPG’li birini görür gibi oldum ama görmemle gebermesi bir oldu. Bizim Erkan avlamış…

- Abi herhangi bir şeye ihtiyacınız var mı?

- Yok, yok da belki biraz mermi takviyesi gerekebilir. Aydınlatmalı cinsinden olursa iyi olur, şenlik gibi…

- Tamamdır abi, ben gerekeni yapacağım. Size yardıma gelmiyoruz; ola ki şaşırtmaca yapıp esas güçleri ile bizim lojmana yönelirler…

- Haklısın, oralarda kalın..



   Bir süre sonra Üsteğmen, şehrin su deposu tarafından kendi arabası ile askeri birliğin arka nizamiyesine gider ve içeri girer. Cephaneliği açtırır ve dört sandık mermi ile birlikte dışarı çıkar. Zimmeti kendi üzerine almıştır. Ön nizamiyeden çıkar, yanında arka koltukta iri yarı ve gözü kara bir çavuş vardır. MİT binasının önüne yaklaştıklarında, birkaç mermi çekirdeği arabasının arka tarafına isabet eder. Aldırmaz. Kapıdan mermi sandıklarını teslim edip aynı yolla askeri birliğe döner ve oradan da arka nizamiyeden çıkarak lojmanlara ulaşır.



   Çatışma yaklaşık 45 dakika sürmüştür. Olaya Jandarma müdahale etmemiş, ancak durum değerlendirmesi yaparak şehirdeki bütün önemli bölgeleri takviye etmiştir. Aynı zamanda teröristlerin geri dönüş yollarını kesmiş ve MİT binasına ateş açan eşkıyalardan ikisini ölü birini de yaralı olarak ele geçirmiştir. Diğer teröristler, kaçmış; ancak onlar da dış çemberlere takılarak kimi ölü, kimi de yaralı olarak ele geçmişlerdir.



   Bir buçuk saat sonra Üsteğmen ve ailesi, hiçbir şey yaşanmamış gibi lojmanın çay bahçesine gitmiş, subay arkadaşları ve aileleri ile birlikte çaylarını yudumlamaya başlamışlardır. Çay içerken aynı anda Üsteğmen Cem’e takılmaktadırlar:



- Yine mi görev?

- Evet, ne yapalım, çömeziz ya! Ağabeyler yatar, çömezler dolaşır…

- Kinaye yapma oğlum, sen aranıyorsun, sen kaşınıyorsun…

- …

- Oğlum bu devletin işini sen mi bitireceksin?

- …

- Ne işin var Amerikalı hatunların çadırını denetlemede, git zıbar evinde… Sonra da şikâyet ediyorsun, ‘sövüyorlar bana’ diye…

- Sen çadırlarına gir, battaniye arkasında sevişen lezbiyenleri rahatsız et… Tabii ki söverler…

- Siz kafa yapın bakalım, birilerinin bu işleri yapması lazım… Bak yarın göreve gideceğim, yerime içinizden kimseyi bırakamıyorum. Dalgacılar ordusu…

- Ya sen manyak mısın oğlum, onlar bizim müttefikimiz; ne diye adamları takip ediyorsun, izliyorsun, senin derdin ne!?..

- Sizin aklınız ermez…



O ana kadar konuşmaları dinleyen ve hiç söze karışmayan eşler de söze girerler:



- Cem Bey’e yüklenmeyin, sizin işlerinizi de o yapıyor…

- Hay Allah razı olsun Aysel Hanım…

- Burada hadi Cem Bey var, buradan tayin olup gidince ne yapacaksınız?

- Kafanı yorma sen hatun, orada da buluruz bir Üsteğmen Cem…

- …

   Konuşmalar böyle devam eder ve gecenin ilerleyen saatlerinde herkes evine dağılır. O gece, yatarlar. Ertesi gün, Üsteğmen Cem sabahın erken saatlerinde eşyalarını özel aracına yükler ve ailesi ile vedalaşıp yola çıkar. Yolda, her zaman yaptığı gibi yedi Ayet-el Kürsi okur ve sonra da sigarasını yakar. Son zamanlarda içtiği sigara sayısı hayli artmıştır, günde en az dört paket sigara içmektedir.



   Otomobilin radyosunu açar, günlerden Cuma’dır. Sabahın o vakitlerinde okunan Kur’an-ı Kerim’i dinler. Sonra, aklı başında bir başka kanal arar, ama nerde? Arap kanallarından geçilmemektedir, TRT’yi bulmak ise mesele, Üsteğmen okkalı bir küfür eder. Ardından da:



-  Hem yapmazlar, hem de yapanlara engel olurlar. Allah’ın belaları! DDKK’nın aslı Ankara’da… Bu vatana ve millete hizmet etmeyenlerin neredeyse tamamını Ankara’ya doldurmuşlar… Altlarında makam aracı olanlar da cabası…



   Üsteğmen Diyarbakır’a varmıştır. Aracını Kolordu parkına çeker ve devre arkadaşlarını arayıp geldiğini söyler. Sonra da karargâha gidip birliğinin hem işlerini takip eder hem de arkadaşları ile sohbet eder…



   Akşam saat 19.00’da kurye uçağına biner ve Ankara-Etimesgut pistine ininceye kadar uçakta kestirir. Uçaktan iner inmez, orduevine gider ve yerleşir. Ertesi sabah Cumhurbaşkanlığı Köşkünde ya da uygun görülecek bir yere gidip projesini sunacaktır.



   Akşam yemeğini yer, hemen odasına çıkar eline bir kitap alır ve kısa sürede uykuya dalar. Rüyasında, yanına nur yüzlü biri yaklaşır ve ona;



-  Evlat, her gün en az yedi kere Ayet-el Kürsi okuyup işe, güce ve kahvaltıya başlıyorsun. Devam et, o senin zırhındır… der ve ortadan kaybolur.



      Uykudan uyanan Üsteğmeni bir daha uyku tutmaz. Kalkar, giyinir ve orduevinden dışarı çıkar. Her zaman olduğu gibi Sıhhiye Orduevi’nde kalmıştır. Şehre uzak olmamak için genelde Sıhhiye’yi tercih etmektedir.



   Ankara caddelerini adımlamaya başlar. Eskiden de takıldığı bir gece kulübüne gider, bir ufak rakı ve bir iki meze söyleyip oturur. Sırnaşanları asla kabul etmez, her zaman sadece birinin yanına oturmasına müsaade eder; Arzu’nun…



   Arzu, Cem’in ilkokul arkadaşıdır. Uzun boylu, dalgalana dalgalana yürüyen, kendinden dalgalı siyah saçları, mavi iri gözleri, keskin yüz, burun ve dudak çizgileri ile bir afattır.  Tanrı onu, sanki özene-bezene yaratmıştır. Hiç bir yerinde bir tek fazlalık yoktur. Garsona sorar;



- Arzu yok mu?

- Ne yapacaksın abi Arzu’yu, sana Gülay’ı verelim?

Üsteğmen garsona çaktırmadan oldukça yüklü bir bahşiş verir.

- Şimdi söyle bakalım Arzu nerede?

- Abi, bu gece izin günü evdedir… Arayıp söyleyeyim mi? Kim geldi diyeyim?..



Üsteğmen;



- Gerek yok, ben giderim… der demez garson yılışır…

- Abi, iş üstünde yakalama zilliyi…



   Garsonun sözleri tamamlanmadan Üsteğmen garsonun gırtlağına yapışır ve suratına bir kafa atar, ardından da şişedeki rakıyı yerdeki garsonun üzerine dökmeye başlar.. Etraf karışmış, müzik susmuş, diğer garsonlar ve kapıdaki yarmalar içeri gelmiş, üsteğmenin etrafını çevirmişlerdir.



   Üsteğmen, rakının tamamını garsonun üzerine döker ve



-  Bana Feyyaz’ı bulun! der…



   Az sonra Feyyaz, yani kulübün patronu uzaktan görünür, üsteğmeni görür görmez herkese dağılın diye işaret eder. Feyyaz, üsteğmen Cem’in yanında er olarak askerlik yapmış ve üsteğmenin postası olmuştur. Esrarcı olduğundan, askerliğini üç senede bitirebilmiştir. Askerliğini bitirmesinde üsteğmenin rolü çok büyüktür. Üsteğmenin yanına gelen Feyyaz, üsteğmenin elini öpmek için eğilir. Müsaade etmez, Feyyaz’a sarılır; sonra da masaya otururlar.



- Komutanım kusura kalma, hıyar yeni, bilmiyor seni…

- Feyyazzz, hadi o tanımıyor, diğerleri de mi tanımadı? Yoksa bunları kanlı parayla mı beslemeye başladın?

- Hâşâ komutanım, olur mu öyle şey…

- Feyyaz, bak sana göz bebeğim gibi sevdiğim Arzu’yu emanet ettim. Bu hıyar, bir şeyler geveledi… Eğer kızı bir şeylere zorluyorsan…

- Olur mu komutanım. Vallahi ben yapmadım…



Üsteğmen kalkar, masaya kendince yaptığı bir hesaba göre parayı bırakır ve koşar adımlarla klüpten dışarı fırlar.



Feyyaz, hemen telefona koşar ve bir numara çevirir…



- Sayın vekilime iletin, Arzu’nun arkadaşı sizin oraya geliyor, tedbirli olun!

der ve kapatır…



   Üsteğmen Cem bir taksiye biner, Arzu’nun evinin olduğu Dikmen Vadisi’nde soluğu alır. Taksiden eve yaklaşmadan iner ve sessizce eve yaklaşır. Vekilin korumaları ile yalakaları kapıdadır. Sessizce yaklaşır ve cebinden çıkardığı biber gazı spreyini iki korumanın suratına sıkar. Çam yarması gibi devrilen korumalar, ayı gibi bağırmaktadır… yalakalar, tabanları yağlamış ve kaçmışlardır… Yerdeki korumaları, yanından hiç ayırmadığı paraşüt ipleri ile birbirlerine bağlayan Üsteğmen, onları giriş altındaki kuytuya sürükler ve her birinin ağzına onların ayaklarından çıkardığı çoraplarını tıkar…



Bir süre sonra, içeriden daha önceden tanıdığı bir ses duyar…



-  Ne var lan!



Üsteğmen, ses çıkartmadan kapıyı bu kez daha şiddetli tıklatır… İçeriden biri kapıya doğru yaklaşmaktadır. Sol elindeki Amerikan yüzüğü sağ eline geçiren Üsteğmen, kapı dürbününü eliyle kapatır. Kapının arkasındaki, böğürmektedir;



-  Kim o! Nerdesiniz…



Vekil, korumalarının nerede olduğunu sormaktadır. Üsteğmen seslenir…



- Polis!

- Siktirin gidin lan, ben vekilim!

- Polis! Aç kapıyı!

- Lan ben sizin…



   Kapıyı büyük bir sinirle açan vekil, karşısında Üsteğmen Cem’i görmesi ile burnunun üzerine yumruk yemesi bir olmuştur. Üsteğmen Cem’i daha önceden de tanıyan vekil, bir yandan kan boşanan burnunu tutarken bir taraftan da Üsteğmen Cem’e yılışmaktadır, ayağında kırmızı kalpli boxer donu, kıllı vücudu ama poposu ile bacaklarının üst tarafı kılsız hali ile yerde yan vaziyette yatarak:



- Hoş gelmişsen komutan, şerefe vermişsen…

- Ulan ibne, ne işin var burada?



   Üsteğmen lafını bitirir bitirmez karşısında çırılçıplak bir travesti belirir, önünde sallanan iri organı, dolgu top göğüsleri ve yeni ağdadan çıkmış vücudu ile kırıtmaktadır.



-  Erkek geldiiiii…



   Üsteğmen kapıyı kapatır ve vekil ile travestiyi, banyoya doğru sürükler ve onları oraya kilitler. Sonra da odalara bakmaya başlar, önce yatak odasına bakar, kimseyi göremez; bütün odaları dolaşır, Arzu evde yoktur. Sonra ince bir inleme sesi duyar, ses yatak odasından gelmektedir. Tekrar yatak odasına girdiğinde Arzu’yu yatağının yanında çırılçıplak vaziyette, ellerinde kelepçeler takılı, sırtında ince ve kanlı çizgilerle yerde bulur. Hemen Arzu’ya yönelir ve onu yatağa kaldırmaya çalışır, Arzu kendinde değildir. Ağırlığı sanki tonlarcadır. Var gücüyle Arzu’yu yerden kaldıran Üsteğmen, onu yatağa sırtüstü olarak yatırır ve gördükleri karşısında çıldırır. Arzu’nun yüzü ve özellikle o güzel burnu kan içindedir, dudağı patlamış, göğüs uçlarına kan oturmuş, vücudunun her yeri ince kanlı çizikler içindedir. Kendinde de değildir, sonradan fark eder ki, Arzu’ya oldukça fazla dozda kokain verilmiştir. Defalarca Arzu’ya seslenmesine rağmen, olumlu bir cevap alamaz. Arzu ona bakıyor ama sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi gözleri dönmekte ve yine yüz üstü dönmek istemektedir. Üsteğmen önce kelepçeyi çıkarır, sonra da Arzu’nun üzerine bir pike örter. Oradan da banyoya yönelir. Kapının kilidini açıp içeri dalar, vekil klozetin üzerinde, travesti ise küvetin içinde oturmaktadırlar. Her ikisinin de korktuğu bellidir. Vekile döner ve



- Önce işim bununla, sonra sıra sana gelecek. Dedikten sonra travestinin saçlarından tuttuğu gibi dışarı sürükleyerek çeker ve kapının dışına çıkınca kapıyı kilitleyip travestiyi salona doğru sürükler. Travestiyi hırsla saçlarından çekip savurduktan sonra birden bırakır. Travesti koltukların üzerine savrulmuştur. Şaşkındır, ne olduğunu anlayamamıştır.



- Arzu’yu kim bu hale getirdi?

- Benim bir şeyden haberim yok, geldiğimde böyleydi. Ben vekili beceriyordum ki sen geldin…

- Geldiğinde Arzu neredeydi?

- Yatak odasındaydı, vekil bana, sen onu arkadan becer ben de seni becereyim dedi. Dediğini yaptım ama kadın sadece inliyordu, işimizi bitirdik, kadının yüzünü bile görmedim. Sonra vekil, ‘şimdi sıra sende, sen de beni becereceksin!’ deyip önümde eğildi, ben de işimi yapıyordum senin gürültünle vekili becerme işim yarıda kaldı..

- Buraya evvelce kaç kez geldin?

- Buraya ilk kez ama vekille pek çok kez birlikte olduk…

- Arzu’nun bu hali ne böyle?

- Vallahi onu bilmem. Ama bu adamla her birlikte olduğumda, evdeki kadınların durumu hep böyle oluyor.

- Peki, madem bütün kadınlara bu ibne bunu yapıyor, sana neden yapamıyor?

- Abi, onu benden daha iyi beceren yok ki…

- Hayatın bu ibneyi becermekle mi geçiyor senin orospu!

- …

- Sana bir şey yapmayacağım ama sen de benim istediğimi yapacaksın, tamam mı?

- Hoşuna mı gitti popom?

- Bana bak! Beni delirtme şimdi evde bulduğum her şeyi o götüne sokarım, aklını başına al! Kes sesini ve bekle!



   Üsteğmen, yatak odasına gider, Arzu’nun kollarından çıkardığı kelepçeyi travestinin koluna takar ve diğer halkayı da kalorifer borusuna sabitler. Sonra da evi dolaşmaya başlar. Mutfakta uzun süredir hiç kullanılmamış bir merdane bulur. Sonra yatak odasına girer, ışıkları yakar, yerde deri bir kamçı görür onu da alır. Sonra da salonda gözüne tenis topları takılır. Kutudan en çok kullanılmış ve kirli olanı seçer. Tamamını oturma odasındaki kanepenin üzerine koyar. Sonra da banyonun kilidini açıp içeri girer. Vekil aynı yerinde oturmaktadır. Kolundan tutup dışarı sürükler, oradan da oturma odasına.



Vekile;



- Donunu çıkar ulan ibne!

- Yoksa beni mi becerecen?…

- Şimdi sen görürsün…



   Vekilin boxer donunu dürüp büker ve ağzına zorla sokar. Vekilin ağzı adeta yırtılacak gibi olmuştur. Sonra da onu kanepenin kolçağına doğru uzatır, arkasına geçer ve vekile;



-  Şimdi bu topu götüne sokacağım, ya benim dediklerimi yaparsın ya da seni buradan dışarı götünde toplar ile çırılçıplak çıkartır, Kızılay Meydanı’nda da seni ortalığa bırakırım…



   Vekil, adeta gözleri ile yalvarmakta ve ne istersen yaparım der gibi davranmaktadır. Üsteğmen mutfağa gider ve boş bir likör şişesi ile geri döner. Şişeyi yere koyar, vekili kanepeden doğrultur, sonra da poposu tam şişenin üzerine gelecek gibi, onu şişenin üzerine oturtur. Vekil üsteğmenin sol elini bırakmamakta ve hatta çırpınmaktadır. Üsteğmen bir anda sağ elindeki merdane ile vekilin sol omzuna vurur. Vekil can havli ile üsteğmenin elini bırakıp sol omzunu tutmaya kalkınca olan olur, likör şişesinin yarısından çoğu içine giriverir. Kalkmaya yeltenir ama dengesini kaybedince, şişe daha da derine girer. Üsteğmen, tekme ile böğrüne vurmasa, belki de şişenin tamamı bir yerinde kaybolacaktır. Vekilin acıdan gözlerinden yaşlar gelmektedir, bir ara ağzındaki donunu çıkartır ve yalvarmaya başlar:



- Ne istersen yapayım, ne olur işkence etme!

- Tamam, o zaman, önce kıza yaptıklarını anlatacaksın sonra da gözümün önünde kendini becerteceksin… Kararımı değiştirdim, önce becerteceksin sonra anlatacaksın. Üsteğmen vekili tekrar banyoya kilitler, sonra da travestinin yanına gider.



- Şimdi sıra sende, sen bu vekili becereceksin, onu nasıl becereceğini sen iyi bilirsin. Ben de sizi kameraya alacağım.

- Ama beni yaşatmazlar! deyip, travesti ağlamaya başlar. Üsteğmen;

- Merak etme, bir şey olmaz. Evin var mı?

- Hayır yok.

- Tamam, o zaman;  bu ibneyi sana köle ederim, evin de yatın da katın da olur.



   Üsteğmen ile travesti anlaşmışlardır. Üsteğmen, Arzu’ya görev dönüşü hediye olarak getirdiği minik kamerayı uzunca bir süre arar ve sonunda bulur. İçinde hala Arzu ile çektikleri kısa görüntüler durmaktadır.



   Üsteğmen, salonda çek yatı açar, ışıkları ayarlar. Sonra da, travestiye vekilin elbiselerini giydirir, eline kamçıyı verir. Ardından da vekili tıktığı banyodan alıp salona getirir.



   Dediklerimi ya aynen yaparsın ya da seni dediğim gibi, kıçında toplarla Kızılay Meydanı’na salarım… Şimdi, Buket’in önünde onu orospusu olacaksın ve onun her dediğini yapacaksın…



- Ne olur yapma… Kıyma bana, istediğini yapayım ama kameraya çekme!

- Hem istediğimi yapacaksın hem de kameraya çekeceğim…



   Vekil bir anda Üsteğmene saldırmak için ok gibi yerinden fırlayınca, travestini taktığı çelme ile yere yapışıverir. Sonra da travestinin her dediğini eksiksiz yapmaya başlar. Vekil sanki yıllardır fahişeliği meslek edinmiştir. Travesti de durumun tadını çıkartmaktadır, vekile yaptırmadığını bırakmıyordur. Sonunda, çekim biter ve vekil sex mahmuru olarak Üsteğmen’e neler olduğunu teker teker anlatır; Feyyaz, uyuşturucu işine girmiş, açık vermiştir. Vekil de ilgi alanı gereği bu açığı değerlendirip ne zamandan beri göz koyduğu, kendisi ile erkek rolünde yatanların hayranı olduğu Arzu’yu Feyyaz’ın dükkânından çıkartmış ve eve hapsetmiştir. Vekil, her şey bir yana bir de Arzu’nun pezevenkliğini de yapıyor ve işinin düştüğü herkese Arzu’yu sunuyordur.



   Sabahın 05.30’u olmuştur. Üsteğmen, vekili atmış, travestiye de evde kalmasını söylemiştir. Travestiye bir miktar para bırakmış, akşam gelinceye kadar telefonlara cevap vermemesini, kapıyı kimseye açmamasını söylemiştir. Travesti Arzu’ya bakacak, ona arkadaşlık edecektir. Travesti, kabul eder. Çünkü gideceği kendi evinin yanında Arzu’nun evi saray gibidir. Üsteğmen evden çıkar ve taksiye binip orduevine yönelir.



   Bir kaç saat sonra Cumhurbaşkanlığı Köşküne gidecektir, hazırlanması gerekmektedir.


Hiç yorum yok: