21 Aralık 2011 Çarşamba


DİKKAT ÇOK ÖNEMLİDİR
BU HİKAYE'NİN BÜTÜN HAKLARI HASAN HÜSEYİN MEMİŞ'E AİT OLUP KENDİSİNDEN YAZILI İZİN ALINMADIKÇA KISMEN YA DA TAMAMEN, ALINTI YAPILARAK, MAHREÇ GÖSTERİLSE DAHİ YAYINLANAMAZ.
AÇIKLAMA
GİRDAP YAKLAŞIK 10 YILDIR İSTANBUL FİLM VE DİZİ SEKTÖRÜNDE ÇALIŞAN NEREDEYSE BÜTÜN KURULUŞLAR TARAFINDAN BİLİNEN BİR SENARYO HİKAYESİDİR. SEKTÖRDE BEĞENMEYEN VE YAŞAMA GEÇİRMEK İSTEMEYEN HEMEN HEMEN YOK GİBİDİR. ANCAK, "KUKLACI"NIN TALİMATLARI BUNA ENGELDİR. BURADA BU HİKAYE BÖLÜM BÖLÜM YAYINLACAKTIR. ÇÜNKÜ BEN BU HİKAYEYİ BURADA YAYINLAYARAK, OKURLARIMIN VASITASI İLE TARİHE NOT DÜŞMEK İSTİYORUM. NE OLUR NE OLMAZ... SAÇMA SAPAN BİR KALP KRİZİ YA DA SALAKÇA BİR İNTİHAR SENARYOSUNUN BU ERİŞİME ENGEL OLMASINI İSTEMİYORUM...
SAYGILARIMLA...

BEŞİNCİ BÖLÜM

UFUK ÖTESİ PROJESİ



   Arkadaşları, ilişik kesme işlemlerini tamamlamışlardır. Resmi belgeler ve devir teslim tutanakları imzalanır, Üsteğmen Cem evinin eşyaları ile birlikte kamyona biner ve yeni tayin olduğu yere doğru yola çıkar. Yola çıktıklarında saat 16.00 gibidir. Saat 18.00 civarında Elazığ-Malatya kesişme noktasına gelmişlerdir. Üsteğmen ilerilerde, kendi gittikleri istikametten hiçbir aracın yola devam etmediğini fark eder. Yola çıktığı şoför, Mardinli’dir. Ona:



-  Usta sen yavaş yavaş yola devam et, ben inip araziden seni takip edeceğim. İleride teröristler çevirme yapmışlar. Israr ederlerse eşyanın asker eşyası olduğunu söyle, nasılsa eşyalar da sigortalı, araban da… 

-  Yol yakınken dönsek de sabah yola devam etsek begim?

-  Sen bilirsin usta, ama bana kalırsa sen yoluna yavaş yavaş devam et…

-  Tamam begim…



   Şoför yola devam etmiştir. Gerçekten de teröristler akşamın alacasında yolu kesmişler ve araçları aramakta, bazı şahısları indirip kenara dizmekte, bazılarının ise araç içinde kalmasını istemektedirler. Sıra Üsteğmen’in eşyalarının yüklü olduğu kamyona gelmiştir.



   Teröristler şoförü aşağı indirir ve Kürtçe sorguya çekmeye başlarlar, bir kısmı da kamyonu keşfetmeye çalışmaktadır. Kendilerine ihbar edilen kamyon ve şoför budur, kamyonda ev eşyası da vardır. Ama plaka akıllarını karıştırmaktadır. Aracın plakası dokunulmazlığı olan plakalardandır, çünkü Urfa plakasıdır ve bir türkücünün seyahat şirketine aittir. Ruhsata bakarlar, ruhsatta da aynı plaka vardır. Şoför onlar tartışırken boynu bükük vaziyette onları seyretmektedir. İçinden de kıs kıs gülmektedir.



   Sonunda teröristler aracı bırakmaya ama içindeki ev eşyalarını aşağı indirip tahrip etmeye karar verirler. Dediklerini de yaparlar, eşyalar için bir ateş yakarlar ve araçtan indirdiklerini direkt ateşin içine atarlar. Her şey yanarken kamyon yoluna devam eder. Cem Üsteğmen kamyonun önüne tam dört kilometre sonra çıkar ve kamyona biner.



-  Begim, eşyaları yaktiler…

-  Olsun usta, başa gelen çekilir, sana bir şey yapmadılar ya…

-  Begim Allah senden razı olsun, iyi ki ruhsat ile plakayı değiştirmişsen… Kimindi o plaka begim…

-  Takma kafanı usta, Malatya’da sen beni indir. Oradan Mardin’e dön, o ruhsatla plaka sende kalsın. Bir gün gerekirse yine kullanırsın. Haaa, unutmadan o plakayı ve ruhsatı kullanırken hep aynı türküyü söyle: “Ayağında kundura, yar gelir dura dura…” daha inandırıcı olur…

-  Peki, begim, soyuna rehmet…



   Üsteğmen Malatya’da kamyondan iner ve doğruca orduevine gider. Oradan eşine ve kızına telefon eder.



-  Hatun, yoldayız,  Malatya’da…

-  İyisin değil mi?

-  İyiyim iyi, merak etmeyin.

-  Ne zaman burada olursunuz?

-  Sanırım yarın akşam…

-  Yavaş yavaş gelin, acele etmeyin…

-  Tamam, merak etme… Kızım ne yapıyor?

-  O da oyuncaklarını merak ediyor…

-  Sen bana babamı verir misin?

-  Tamam, veriyorum, görüşmek üzere, Allah’a emanet ol!

-  Efendim oğlum…

-  Baba, şimdi beni sessizce dinle…

-  Tamam, oğlum, hayırdır?

-  Baba, teröristler eşyaları yaktılar, ben araçta değildim. Aracı ve şoförü bıraktılar. Sen yarın gidip, uygun fiyatlarla bize ev eşyası düzüver. Parayı ben sigorta şirketinden alır almaz sana yollarım, sen de ödemeyi yapıp eşyaları alırsın…

-  Tamam, oğlum, Allah seni bize bağışlasın…

-  Sağol baba, hoşçakalın…



   Üsteğmen ertesi günü sigorta şirketini arar ve gerekli başvuruyu yapar. İlk sorun, eşyaların gerçekten yanıp yanmadığının belirlenmesinde çıkar. O mesele Jandarma raporu ile aşılır, bu kez sigorta şirketi eşyaların yakılıp, kamyonun bırakılmasını anlayamaz. Daha doğrusu bu olay onlara, anlaşmalı bir “yakma” işlemi gibi gelir. Üsteğmen çıldırmak üzeredir, kendi katkıları ile kurulan sigorta şirketi, kendi ortağını saçma sapan şeylerle suçlamaktadır… Üsteğmen tam üç ay uğraşır ve sonunda sigorta şirketi parayı ödemez. Kime başvurduysa sonuç alamaz. Sonunda, kendi cebinden, olmayan parasından, yani borçlanarak evini yeniden döşer ve yerleşir. Kolay değildir bu ülkede vatana, millete ve devlete sorgusuz, sualsiz, şeref ve namus ile hizmet etmek; üsteğmen bu hizmetinin bedelini ödemiştir. Hem yedi mermi ile deşilerek hem de eşyaları yakılarak, en acısı da “suçlamalar” ile sigortadan alacağı ödenmeyerek…



   Üsteğmen artık Ankara’dadır. O yıl yüzbaşı olacaktır. Tayin yeri, onun hiç de istemediği bir yerdir ancak, artık olan olmuştur. Üsteğmen, mehil müddetini sonuna kadar kullanır ve Yüzbaşı olduktan sonra görev yerine katılır.



   Artık bundan sonra hem SÖZAL’ın danışmanlığını hem de asli görevini yapacaktır. Bu tür çalışma zaten zordur ama bir de atandığı yerdeki durum işini daha da zorlaştırmaktadır. Birliğin komutanı, “yüksek binaların çatı katı boş kalır” tanımlamasına o kadar uymaktadır ki… Zaten komutanlığı da, kış günü gül ağaçlarının üzerine sahte güller kondurarak kaptığı söylenmektedir. İşi gücü VIP ile uçacak generallere verilecek kirazları, erikleri, domatesleri, bademleri, antepfıstığı saymak; kendisi dışında namuslu kimse olmadığını iddia ederek, herkesi “hırsız” ve/veya “uğursuz” olarak suçlamak; her şeyi herkesten daha iyi bildiğini iddia etmektir. Yıllardır birlik komutanıdır çünkü eski kuvvet komutanının kızı ile evlidir. Namus ve dürüstlük abidesidir ama nedense dâhili kıyafetinin paça cebinde unuttuğu maaşını, tam bir ay sonra kuru temizlemeciye gönderirken fark edebilmiştir. Yani, dürüst komutan maaşa muhtaç değildir. SÖZAL, yüzbaşıya; “İstersen müdahale edeyim, gerekirse görevden aldırayım” demiştir ama Yüzbaşı, kaderi zorlamamak gerekir belki de “Gelen, gideni aratabilir” diyerek konuyu savuşturmuştur.



   O günlerde Türk Silahlı Kuvvetleri, Güneydoğu Anadolu olayları nedeniyle oldukça büyük sıkıntı çekmektedir. Özellikle bazı modern mühimmatlar üzerine ambargo uygulanmakta ve müttefiklerimiz (!) bizimle “Kedinin fare ile oynadığı gibi oynamaktadır”lar.



   SÖZAL, sorunu çözmek istemektedir ancak, daha önce İtalyanlar ile yapılan alışveriş, İtalyan Komünist Partisi üyesi bir çalışan tarafından CIA, MOSSAD ve DGSE’ye sızdırıldığı için o yol şimdilik kapalı görünmektedir.



İsmail Bey, Eylül sonuna doğru Yüzbaşı Cem’i arar ve



-  Sayın SÖZAL seni çağırıyor, en kısa sürede izin al ve gel. İzin en az 20 günlük olsun

-  Zor ama denerim…

-  Deneme Cem, hallet!...



Yüzbaşı hemen amiri ile görüşür ancak, izin mümkün değildir. Bunun üzerine;



-  Komutanım ben de istirahat almak zorunda kalacağım,

-  Viziteye çıkman gerek ben de imzalamam

-  Siz bilirsiniz, tek yolu bu değil

-  Ben de hakkında gereğini yaparım

-  Siz bilirsiniz ama bana izin lazım, siz izin verin problem çıkmasın

-  Hayır dedim ya!

-  Siz bilirsiniz…



   Yüzbaşı o gece “acil”den hastaneye giriş yapar, kötü günler için sakladığı böbrek taşını bahane etmiştir. Acilde tanıdığı arkadaşları Yüzbaşı’yı hemen yoğun bakıma sevk ederler ardından da yoğun bakımda bir gün saklarlar, ertesi günü kata çıkan Yüzbaşı’ya ilaç tedavisi, gözlem tavsiyeleri ile 30 gün süreli istirahat verirler. Bir de Yüzbaşı’yı ikaz ederler;



-  Seninki naletlik yaparsa, istirahat sonu gel hava değişimi faslını açalım…



   Yüzbaşı hastaneden İsmail Bey’i aramış ve ona durumu izah etmiştir. Hastane çıkışı, resmi üniforması ile buluşma yerine gider. Buluşma noktası, Gölbaşı tarafında bir inşaat şirketinin tesisleridir. Tesislere otomobili ile girdiğinde, kendisini tanımayan sivil giyimli korumalar aracın etrafını çevirir ve tüfeklerin, tabancaların namlularını Yüzbaşı’nın aracına çeviriverirler. Şakaları yoktur, hem bu rengi bozuk üniformaya da alışık değillerdir. İsmail Bey telsizle, korumaları uyarır. Yüzbaşı aracından inip, tesisten içeri girerken korumalardan en havalısı, Yüzbaşı’nın üstünü aramaya yeltenir ki o an olanlar olur; Yüzbaşı korumanın hiç beklemediği bir hareketle tek ayağını hızla yerden kaldırır ve 75 derecelik sert bir süpürme hareketi ile korumanın bacaklarını yerden kesiverir. Daha aracından bir adım atmış birinden beklemediği bu hareket nedeniyle koruma yere yapışmış ve kafasını da bordüre çarpmıştır. Yüzbaşı, hiçbir şey olmamış gibi aracının kapısını kilitler ve tesisten içeri girerken İsmail Bey’e;



-  Bunlar benim gibi yağ bağlamış, hımbıllaşmış…

-  Burnunu sokmasan olmaz mı?

-  Abi, bu dallamalarla mı koruyorsunuz SÖZAL’ı, hiç korumayın daha iyi. Bunlar adamı koruyayım derken hadım eder…

-  Hadi hadi, kendi işine bak… Şimdi şirkete ne cevap vereceğiz bakalım… Daha yeni yollamışlardı, RANGER kursundan yeni gelmişti…

-  Irktan mı abi?

-  Sanırım hem de bey soyundan geldiğini iddia ediyordu…

-  Deme be abi, bey soyundan geleni kimse böyle yere uzatamaz; onların doğasında yere düşmek yoktur…

-   

İçeri girdiklerinde SÖZAL mosmordur.



-  Hoş geldin Apakay, bizi beklettin…

-  Özür dilerim, ama elde olmayan nedenlerle…

-  Sana demedik ki, orayı temizleyelim diye?

-  Teşekkürler efendim ama böylesi daha iyi, bunlardan daha safını bulamayız…

-  He heh heh!!! Hadi bakalım, sana sipariş ettiğimiz projeni kullanma zamanı geldi, senin şu Hispaniklerle ne yapabileceğimizi bize bir göster…

-  Hispaniklerle?

-  Evet, “silah ambargosu”nu kırmak için elimizden geleni yaptık ama kıramadık, Brezilya’dan birileri engel oluyor. Engel olmak bir yana şirket kimi gönderse, adamımız sınırdan girer girmez enterne ediliyor.

-  Peki elçilik?

-  Onlar “fifi”leri ile perdelerle, purolarla ve kadınlarla meşguller, oradan umudu kez… Eğer bu milletin direncini bilmeseler, memleketi parsel parsel satar onlar…

-  Görevim…

-  İsmail ayrıntıları sana anlatır. Ama Orhan Bey, gerekli bütün ayrıntıları sana verecektir. Haydi, bakalım, eski ekip yine görevde. Ama hızlı olmalısın, önce Brezilya’daki engel ortadan kalkmalı, ardından da Güney Amerika’daki bazı ekiplerden de destek alınmalı ki oradaki uçlar hiç ölmesin.

-  Anladım efendim ama Brezilya ve sonrasında hakkımda kulağınıza ne gelirse gelsin, ben dönünceye kadar hiç birine inanmayın. Hesabını gelince siz sormadan ben vereceğim.

-  Pazarlıkta yapıyor bu İsmail?

-  Sayın SÖZAL, konunun ayrıntılarına biraz vakıfım. Sanırım bu kez haklı gibi…

-  Tamam, İsmail, Apakay’ı ne kaybedelim ne de bir başka “nick” bulmaya kalkmayalım…

-  Merak etmeyin Sayın SÖZAL, o da bunu kastediyordu.

-  Bak evlat, buraya gelmeyebilirdim ama geçirdiğin o suikasttan sonra seni bir göreyim bir de geçmiş olsun diyeyim dedim.

-  Sağ olun Efendim, bu sözleriniz yaralarıma merhem oldu. Zaten kapanmışlardı, bu sözler de estetik oldu…

-  İyisin değil mi? Mesele yok değil mi? Ha bu arada, sen nasıl başardın bakalım, şu kan verme olayındaki sevgi kuyruğunu, kısaca anlat bakalım…

-  Efendim oraya gittiğimden bu yana bölge halkından hiç kimseye kanımı esirgemedim özellikle sabilere, hastanedeki hemşire ve doktorlara tembih ettim. İlk haber bana geldi, ben de hiç birinden esirgemedim. Onlar da benim vurulduğumu duyunca, borçlu hissetmişler kendilerini…

-  Anladım da, bu ilgi farklı yorumlanmış bir yerlerde; “Bu da onlardandır” diye rapor geldi.

-  Anlaşılan, hizmetler birilerine dokunuyor; şirket mi, yumurtacılar mı?

-  Her ikisi de…

-  Yakındır bize “Kısmet” çıkması…

-  Ben sağ oldukça sana kimse dokunamaz evlat…

-  Sağ olun efendim de biz de size aynı garantiyi vermek isterdik…

-  Ne demek şimdi bu?

-  Siz, ateşe ve kumpasa bizden daha yakınsınız da ondan…

-  Ne demek istiyor bu İsmail?

-  Şey Sayın….

-  Ben söyleyeyim efendim, çok yakınınızda çok şeyler oluyor. Yetiminiz bile başka yerlerin adamı; hatta…

-  Tamam, Cem, sus! Anladım lafı nereye getireceğini…

-  Anladıysanız, çok iyi…

-  Gözlerinden öperim evlat, bu işi bitir ve gel!

-  Emredersiniz efendim, dualarınızda tek kelimelik yeri benim için açıverin…

-  Ederiz, ederiz; bugüne kadar etmediğimizi mi sandın Cem?

-  Ameliyat masasında sizi duyar gibi oldum; “kalk artık haylaz, aksi ve deli çocuk, kalk!” diyordunuz sanki…

-  Bak! Demek ki malum oluyor… He heh heh!



Tesislerden önce SÖZAL ve ekibi ayrıldı. Ardından da Yüzbaşı Cem. Gideceği yer Brezilya’ydı, orada kimlerle temasa geçebileceğini düşündü, sonra birden kendine geldi. Parmaksız Amca’yı bulmalıydı. Parmaksız Amca, hemen herkesin tanıdığı, bildiği, saygıda kusur etmediği bir üstattı. Parmağını, Kıbrıs’ta, Türk Mukavemet Teşkilatı içine sızan pislikleri temizlerken kaybetmiş ama ellerinden kurtulunca da bütün hainlerin sağ işaret parmağını ilk boğumdan keserek işaretlemişti. Rumlar ve Yunanlılar, bunun üzerine bütün parmaksız ajanlarını geri çekmek ve tekaüt etmek zorunda kalmışlardı…



Arabasını Parmaksız Amca’nın evine doğru yöneltti. Emek’te oturuyordu. En son kendisi ile bayramda görüşmüştü… Kapıyı çaldı, sonra bir adım geri çekildi. İçeriden hiç ses gelmedi, Yüzbaşı bekledi. Sonra içeriden bir ses duyuldu;



-  Parolayı unutmamışsın kerata!...

-  Evet üstad…



Parmaksız Amca kimseye elini öptürmezdi, sadece el sıkardı ama herkesin değil.. İçeri girdiler… Parmaksız Amca hemen mutfağa gidip, çelik kuşakla sağlamlaştırdığı porselen demlik ile çay demledi ve Yüzbaşı’nın yanına geldi;



-  Servis senden!

-  Tamam üstad…

-  Hayırdır evlat?

-  Yolculuk Brezilya’ya; senin hiç sevmediğin gönderiyor; orada kalıcı uçlar oluşturmak gerekecek ve mevcutlarla bazı sorunları aşmak…

-  Biliyorum evlat; SÖZAL’ı sevmem ama bunun yapılması gerekiyordu: Amcaların ve dayıların bu konudan dolayı çok üzgünler. Biz de bu iş için kimin görevlendirileceğini merak ediyorduk. Sabah şirketten Meymenetsiz Memo geldi, şimdi de sen. O seni tanır mı evlat?

-  Ben onu tanırım da o beni tanımaz…

-  Ohhhh, çok iyi oldu. Hadi kalk evlat, çayları servis et!



Yüzbaşı çayları getirdiğinde, Parmaksız Amca, duvardaki İsmet İnönü tablosunun üzerinde ellerini gezdiriyordur. Birden kapının sol tarafında yerden bir sürme kapak gıcırtılar ile açılır. Yüzbaşı seyrediyordur; sonra birden Parmaksız Amca eğilir ve koltuğun altından küçük bir alet çantası çıkarır, sonra da deliğin yanına yüzükoyun yatar.



-  Sen yaklaşma evlat, tuzaklamıştım. Şimdi çözerim…



Parmaksız Amca, tam bir dakika sonra yerinden doğrulur ve bir kafatası çıkarır. Koltuğuna oturur ve çayını yudumlamaya başlar.



-  Evet evlat. Şimdi senin kafatası falına bir bakalım… Hımmm, senin ilacın Elif’te, Elif kızımızda; ancak tam çözüm için Ayfer’in de katkıda bulunması gerekiyor.



Parmaksız Amca, kafatasının içinden, tuzak bulunan deliklerden küçük kâğıt parçaları çıkartıp okuduktan sonra ani bir hareketle kafatasını aldığı yere doğru fırlatıvermiştir. Kafatası il vuruş ile birlikte un ufak denecek kadar parçalara bölünür. Yüzbaşı şaşkındır.



-  Merak etme, okunmuş kelle bir boka yaramaz evlat…

-  Ama o kemikler, nasıl dağıldı öyle?

-  Benden başka kim dokunsa aynen o hale gelirdi, özel bir karışım…

-  Peki, Elif ve Ayfer’e nasıl ulaşabilirim?

-  Ayfer yurtdışında ama ona ulaşmak kolay, bu tür faaliyetler için bize Rusya’daki Türk asıllı işadamlarından emanet getirecek. Öbür gün saat 11.00’da Yeşilköy’de olacak. Tanıyorsun değil mi?

-  Ayfer’i tanıyorum ama Elif’i tanımıyorum.

-  Amma da yaptın be oğlum, asıl Elif’i daha iyi tanımalısın…

-  Neden?

-  Tanıştığında anlarsın…

-  Elif?

-  Tamam, şimdi arayacağım onu seninle buluşmasını sağlayacağım. Seninle yarın Selanik girişindeki malum yerde buluşur, ya da SSK İşhanı’ndaki o batakhanede… Ama sen bu arada Mendebur Memo’yu asla ihmal etme.



Çaylarını içmişlerdir. Yüzbaşı çıkmak için müsaade isteyince:



-  Dur sana bir şey vereyim Brezilya’da işine çok yarayacak…



Kapının yanındaki deliğe yine yüzükoyun yatarak eğilir ve biraz kurcaladıktan sonra minik bir elyazması not defterini Yüzbaşı’ya teslim eder.



-  Uçakta oku evlat; sonra da parça parça yapıp, her hava alanının tuvaletlerine biraz biraz bırakıp yok et.

-  Sağol Amca, ziyade olsun. Dönünce, umarım dönerim gelirim…

-  Dönersin evlat, dönersin…

-   

Yüzbaşı apartman kapısında çıkar, çıkar çıkmaz da karşıdaki Beyaz Renault Broadway araba dikkatini çeker. Birden dönüp Amca’nın camlarına sert sert bakar ve ağzını belirgin bir şekilde oynatarak “piçler” der… Amca, ağız okuma uzmanıdır. Salon camının içerisine yerleştirdiği aynalarla kendisine dışarıdan iletilen mesajları karşısına yansıyan görüntüden okur ve gereğini yapardı. Bunu çok az kişi bildiğinden, parolanın ne olduğunu kimse bilmezdi. Parola aslında bir düzenekle okunan ağız hareketleriydi. Sabit bir parola yoktu, herkes kendi “nick”ini ya da özelliğini söyler, amca da bu mesajı alırdı. Amca, farklıydı.



Arabasına binen Yüzbaşı uzun süre aracını hareket ettirmeden içinde oturur, sonra da birden gazlayarak ters yola girer. Selektör yaparak sokağın sonuna kadar gider, sonra da sokağın tam karşısına dönerek diğer Broadway’in karşısında belirmesini izler. Diğer Broadway, oldukça küfürlü ve tartışmalı hareketler sonucu sokağın başına çıktığında bu kez Yüzbaşı sokağa bu kez doğru yönde girer ve gözden kaybolur. Amca’nın apartmanı önünden geçerken selektör yapar ve böylece Amca’ya da mesajını bırakır.



Cuma günü için bilet rezervasyonunu yaptırır. Yeni adı ve yeni adına göre düzenlenmiş pasaportu İsmail Bey’den almıştır. Yeni adı Ali Mert YAREN’dir. Herkesten farklı bir rota ile Brezilya’ya gitmek istemektedir. Ankara-İstanbul-Frankfurt-Londra-Yuhannesburg (Güney Afrika Cumhuriyeti)- Sao Pauolo Congonhas hattını seçer. Turizm şirketi çalışanları kendilerini bu hat için uğraştıran kişiye garip garip bakmaktadır. Çünkü bu şirketin “şirket” ile ilgisi yoktur ve yeni kurulmuştur.



Ayfer Perşembe geleceğine göre, Çarşamba günü Elif ile buluşması gerekmektedir.



Çarşamba günü öğle saatlerinde, Selanik girişindeki malum yere gider ve oturması gereken yere oturur ve söylenmesi gereken tatlı ile sade neskafeyi söyler. Profiterol ile neskafe masasına servis edilince de eline aldığı ANAYURT gazetesini okumaya arada sırada da at yarışı sayfasında karalama yapmaya başlar. Birden bir bayan sesi ile irkilir, ne de sessiz gelmiştir yanına;



-  Merhaba, iş görüşmesi için buluşacaktık ben Elif, Elif GEZGİN…



Sima ile isim bir anda kafasında gider-gelir ve sonunda hatırlar. Bir havacı subay ile ilişkisi olmuş ve çocuğu doğmuştur. Geçirdikleri kazadan sonra Yüzbaşı Cem kendilerine yardım etmiş ve daha sonra da ilk sevkiyat sırasında Seyfo’nun sağ kolu olarak karşısına isim olarak çıkmıştır.



-  Merhaba, ben de Ali Mert YAREN…

-  İnanayım mı?

-  İnansan iyi edersin…

-  Hadi yiyelim de şunları benim eve gidelim…

-  Neden senin eve?

-  Tamam, tamam sen nereye istersen oraya gidelim…



Birlikte pastaneden çıkarlar ve bir taksiye binerek Atakule’nin altındaki Sevilla Bar’a giderler. Cem, Elif’in sevdiğini bildiği içkiyi ve kendi içkisini garsona sipariş olarak verir. Martini Blanco, yanında kırma ve iri yeşil zeytin, çekirdekli olsun. Bir de Dry Martini sek ve yanında ince dilinmiş havuç ile çifte kavrulmuş antep fıstığı.

Elif’in gözleri “fal taşı” gibi açılmış ve eli ister istemez çantasında sürekli taşıdığı 6,35 lik mini tabancasına gitmiştir. Yüzbaşı oturur oturmaz, L.Lama 9 mm lik tabancasını bacaklarının arasına koyduğundan masanın altından Elif’in bacaklarının arasına birden sokuşturuverir. Elif irkilir ve ayağa fırlamak ister ama Yüzbaşı:



-  Kumkapı’daki ve hastanedeki dostu tanımayıp, silahına sarılan kadına ne yaparlar? diye soruverir…



Elif’in bütün vücudu boşalmış ve parmağını bile kıpırdatamaz olmuştur. Çünkü Seyfo bir zamanlar Elif’e “Bir gün seni adamlarıma amından vurduracağım” demiştir. Bacaklarının arasında soğuk namluyu hisseden Elif o günün geldiğini sanmış ve yıllardır aradığı o harbiyeliyi de karşısında buluvermiştir. Yüzbaşı tabancayı bacaklarının arasından çekip kendi sandalyesinde bacak arasına bırakmış Elif’in halini seyretmektedir.



-  Yıllar sonra… Ne şans… Elim çantamda…

-  6,35’in kabzasında değil mi?

-  Evet…

-  Merminin ucunda ne var? Siyanür mü? Cıva mı?

-  Daha etkin bir şey…

-  Desene minik bir çekirdek sonum olacaktı…

-  Allah seni kahretmesin, altıma kaçırır gibi oldum… Önce bu adam benim sevdiğim içkiyi nereden biliyor dedim sonra da bunları yaşadım.

-  Koku orgazmı mı oldun ne?

- 

-  Ne oldu Elif?

- 



İçkiler gelir, işten hiç bahsetmeden saatlerce kendilerinden bahsederler. Sonra da kalkar “çakır” vaziyette, Elif’in evine giderler. Elif’in evinden işten konuşmaları mümkün değildir. Ama Elif ile Cem yan yanadırlar. Evden içeri girdiklerinde Elif’in çocuğunun bakıcısı;



-  Abla ben gidebilir miyim?

-  Hayır, kal, bu gece bizde kal. Bizim işimiz var…



Çocuğunun yanına giden Elif oğluna sarılır ve öper. Çocuk, Cem’e karşı serttir. Elif birden:



-  Bak oğlum sana yıllardır anlatırım, senin kaza geçirdiğin gece bize yardım eden o Harbiyeli…

-  Hoş geldin abi…

-  Hoş bulduk, sen ne kadar da büyümüşsün?

-  Nasılsın abi?

-  İyiyim, yıllar sonra annenle karşılaştık.

-  Evli misin abi?

-  Evet…

-  Çocuğun var mı?

-  Evet…

-  Tamam, o zaman annemi sana emanet edebilirim…



         Yüzbaşı şaşırır. Bu sırada Elif üstünü değiştirmek için yatak odasına geçmiştir. Yüzbaşı çocuğa biraz daha yaklaşır ve:



-  Neden sordun delikanlı…

-  Sordum işte…

-  Neden ama bak biz dostuz hem de eski dost…

-  Annemle yatıp yatmayacağını öğrenmek için…

-  Şimdi ben annenle yatacak mıyım yatmayacak mıyım?

-  Bana kalırsa yatmaman gerekir ama…

-  Âmâsı ne?

-  Biz sana borçluyuz, belki annem seninle yatmak ister…



Yüzbaşı, çocuğun başını okşar ve ona:



-  Merak etme, annenle yatmayacağım. Ama şunu da bilmeni istiyorum, ben

anneni çok beğeniyorum…

-  Beğenme! Sadece, onu sev. Yatacaksanız bile severek yatın. Sevin ki annem

üzülmesin…

-  Annen çok mu üzülüyor?

-  Evet, son bir seneye kadar her gece sarhoş olur, sonra da ağlardı…

-  Son bir senedir?

-  Düzeldi, şimdi daha iyi ama bazı geceler yine içiyor ve yine ağlıyor…

-  Annene yardım etmek ister misin?

-  Evet…

-  O zaman bana yardımcı ol. Al bak bu benim çağrı cihazımın numarası, bu

numaraya şu numaradan mesaj bırak ben hemen gelirim.

-  Ne zaman geleceksin?

-  Annen içmeye başladığında.

-  Söz mü?

-  Söz!

-  Erkek sözü mü?

-  Asker sözü…

-  Hayır, asker sözü istemiyorum, babam da asker sözü verdi ama sonra…

-  Tamam, erkek sözü…

-  Siz neler konuşuyorsunuz bakalım orada?

-  Erkek erkeğe konuşuyorduk…

-  Oğlum, Cem ağabeyinin canını sıkmadın değil mi?

-  Hayır anne…

-  Biz çıkıyoruz, sabah kahvaltısında evde oluruz değil mi Cem?

-  Hayır, ben saat 11.00 da İstanbul’da olmam gerekiyor…

-  Tamam, oğlum ben gece dönerim…

-   

Cem ve Elif dışarı çıkarlar, tipik bir Eylül sonu gecesidir. Hafif serin ama tatlı esintili ve parlak yıldızlı…



-  Nereye gidelim Cem?

-  İçkilerimizi alalım yanına da mezemizi ve Botanik Bahçesine inelim, kuytu bir köşeye…

-  Kuytuda ne yapacağız?

-  Bilmem, yaparız bir şeyler…



Atakule karşısındaki Tuncelili Tekel bayisinden iki şişe dry martini ile iki bardak ve 500 gram Antep Fıstığı alırlar. Ardından hemen yandaki, büfeden 10 tane havucu dilimlettirirler. Sonra da el ele, Botanik Bahçesine inerler. Seranın yan tarafındaki düzlükte bulunan hafif içerlek orman masasına yan yana otururlar. Az ötelerinde çimleri sulamak üzere konuşlandırılan musluğun altına iki şişe martiniyi yerleştirirler ve:



-  Anlat bakalım Elif, neler yaptın ve neler yaşadın?

-  Ne anlatayım, neyi anlatayım?

-  Yıllarca fahişelik yapmak zorunda kaldım, altına yatmadığım adam kalmadı, aç kaldım, açıkta kaldım, satmaya çalıştılar geneleve ama sonunda toparlanabildim…

-  Kim yaptı bunları sana?

-  Kim olacak Seyfo denen alçak…

-  Peki, Seyfo şu anda nerede?

-  İtalya’da, yine aynı işleri yapıyor…

-  Peşini bıraktı mı?

-  Hayır bırakmadı…

-  Eeee, nasıl kurtuldun?

-  Bir Emniyet Müdürü ile dost hayatı yaşamaya başladım, ondan kurtuldum..

-  Ne?

-  Evet, işte öyle…

- 

-  Ne oldu Cem!...

-  Yok, bir şey…

-  Var ve ne olduğunu biliyorum, yaşamak ve daha önemlisi yaşatmak zorundaydım…

-  Biliyorum…

-  O zaman!?.

-  Geceleri içki içiyor ve ağlıyor muşsun?

-  Selim mi söyledi?

-  Evet…

-  Piç kurusu…

-  Kızma Selim’e, o artık büyüdü ve her şeyin farkında…

-  Başka ne söyledi?

-  Annemle yatma, yatarsan da sevdiğin için yat…

-  Peki, sen yatmak istiyor musun?

- 

-  Ben içkilerden birini alayım…

-  Al da bu gece kafayı bulayım ama ağlamayayım…

- 

-  Mezeler de tamam…



Elif ile Cem yan yana ama vücutları birbirine değecek şekilde oturmuşlardır. İri cam bardaklara doldurdukları sek dry martiniyi içmeye başlamışlardır. Elif zaman zaman eliyle Cem’e fıstık vermekte zaman zaman da havuç dilimi uzatmaktadır. Bir süre sonra Cem de aynı şeyi yapmaya başlar. Kadehler birbirini kovalar, ikisi de hiç konuşmamakta her kadehten sonra birbirlerine daha da sokulmakta ve birbirlerinin ağızlarına her seferde parmakların daha da derine gireceği şekilde beslemektedirler. Birinci şişe bitmiş, ikisi de hızlı hızlı içtiklerinden hafif çakır olmuşlardır. Elif Cem’in en son verdiği fıstığı ağzına alırken parmaklarını hafif ısırmış ve sonra da ağzının içine doğru çekmiştir. Cem, Elif’e karşı çok hassastır ama daha önce başka bir şey konuşmaları gerekmektedir. Cem Elif’in yanağına yakıcı bir öpücük kondurur ve:



-  Elif, Brezilya’da işler karışık

-  Biliyorum, Parmaksız Amca söyledi

-  İrtibat gerekli, Türk Dönmeleri…

-  Cem, biliyorsun yemin ettik…

-  Tamam, biliyorum ama…

-  Söyleyemem Cem, sen bile olsan…

-  Tamam, söyleme, birlikte gidelim…

-  Ama bendeki bilgiler tam değil…

-  Nick ve buluşma noktaları bende

-  Gerisi…

-  Ayfer’de…

-  Yarın geliyor onu karşılayacağım.

-  Gitme!

-  Neden?

-  Gitme dedim işte…

-  Neden ama…

-  Ayfer’i alacaklar…

-  Parmaksızın haberi var mı?

-  Hayır yok..

-  Sen nerden biliyorsun?

- 

-  Elif ne oldu söyle?

-  Birlikte olduğum…

-  Emniyet Müdürü mü?

-  Evet…

-  Ona mı söyledin!

- 

-  Söyle Elif!

- 

-  Elif, sen ne yaptın?



Elif cebinde getirdiği 6,35 tabancasını masaya koyar ve Cem’in önüne sürer…



-  Gereğini yap hadi!

-  Neyin gereği?

-  Öldür beni!

-  Oğluna rağmen mi?

-  Evet, ben ihanet ettim…

-  Seni öldürünce elime ne geçecek?

-  Ama kural böyle…

-  Ne kuralı Elif, kural mı bıraktın.

-  Nerede şu pezevenk?

- 

-  Söyle Elif!

-  Oğluma musallat olurlar

-  Eliffff…

-   

Elif cebinden bir küçük akıl defteri çıkarır:



-  Güne göre kalacağı yer değişir…

-  Ver bana o defteri



Cem defteri alır ve o gece Emniyet Müdürü’nün Balgat’ta kalacağını ve adresini öğrenir.



-  Tamam, Elif, içkimizi bitirelim ve kalkalım…

-  Beni öldürmeyecek misin?

-  Hayır, eve gidelim içkiyi de bırak…

-  Ne yapacağız evde?

-  Selimi ve üstünüze bazı eşyaları alıp sizi bir yere bırakacağım, sonra da…

-  Öldürecek misin?

-  Seni öldüreceğim, onu öldüreceğim..

- 



Koşa koşa eve giderler, evdeki bakıcının içeri girdiklerinde ortada olmadığını fark ederler…



İçeriden derin soluma ve adeta böğürme sesleri gelmektedir. Selim mışıl mışıl, tekerlekli sandalyesinde uyumaktadır. İçeri girdiklerinde bakıcının Elif’in yatağında bir adamla seviştiğini görürler, ikisi de zirveye varmak üzere olduklarından tepki verememişlerdir… Cem bakıcıya yaklaşır ve Elif’in 6,35’ini kafasına dayayıp sıkar, sonra da alttaki adamın kafasına. Bakıcının kulağından giren mermi ile alttaki adamın gözünden giren mermi dışarı çıkmamıştır. Cem bulduğu bir yastık kılıfından parça koparır ve birinin gözüne diğerinin kulağına tıkar… Elif dışarı kaçmıştır.



-  Arabanı hazırla Elif, benim arabanın plakasını seninkine takıp yola çıkalım..



Elif koştura koştura bir şeyler hazırlarken Cem de bakıcı ile sevgilisini ayrı ayrı sarıp sarmalamakta ve dışarıdan ilk bakıldığında insana benzememesine çalışmaktadır.



Elif birden içeri girer ve



-  Neden öldürdün onları?!

-  İyi bak!



Elif, Cem’in işaret ettiği yere bakınca yerde bir koltuk altı kılıf ve içinde bir tabanca görür… Yer eğilir ve tabancaya bakmak ister, o anda yere bir cüzdan kayarak düşer. Elif cüzdanın içine baktığında öldürülenin de Emniyet Müdürü olduğunu anlar.



-      Yarın seni ve oğlunu da ortadan kaldıracaklardı, Ayfer’i içeri aldıktan sonra…



Cem iki cesedi teker teker yukarı çıkarır, saat 01.45 civarıdır. Elif’in cipinin arkasına yerleştirir ve bagaj örtüsünü üzerlerine çeker. Sonra da aşağı inip Selim’in engelli arabasını alır ve yukarı çıkar, ardından da Selim’î alır, Elif ile birlikte yukarı çıkarlar. Arabanın plakasını kısa sürede değiştiren Cem, kendi arabasına da bagajdan aldığı bir başka plakayı takar. Yola çıkarlar.



Kısa süre sonra Balgat’a varırlar. Adres, Balgat İş Bankası’nın arka tarafında yanı kumarhane olarak kullanılan küçük bahçeli bir eve aittir. Aracı, dar sokaktaki matbaanın önüne çeken Cem, Elif’i ikaz eder ve birileri gelirse cebinden çıkardığı “şirket” kimliğini gelenlere göstermesini ve arabadan asla inmemesini söyler. Kendisi de eve doğru yola çıkar. Eve yaklaştığında tahmin ettiği bir ortam ile karşılaşır. Emniyet müdürü yanına aldığı bir kadınla âlem yapmaktadır. İkisi de körkütük sarhoş ve tamamen çıplaktır. Masanın üzerinde Emniyet Müdürü’nün beylik silahı durmaktadır. Kapıyı, kendine özgü yöntemlerle açan Cem’in içeriye girdiğini iki sarhoş fark etmemiştir bile. Cem yanlarına geldiğinde kadının tamamen sızdığını Emniyet Müdürü’nün de sızmak üzere olduğunu fark eder. Önce Emniyet Müdürü’nün silahını alır ve kurar sonra da yanına yaklaşır ve tam ateş edecekken Emniyet Müdürü’nün sol kolunun daha kaslı olduğunu fark ederek durur. Sonra tabancayı Emniyet Müdürü’nün elinin ulaşabileceği gibi kafasına dayar ve üzerine yastık örtüp tetiğe basar. Ses çıkmış, sızan kadın bile ayılır gibi olmuştur. Cem bir süre bekler ve sonra cebindeki 6,35’i çıkarıp kadının gözüne dik açı ile ateş eder. Öldüklerine emin olduktan sonra, dışarı çıkar ve arabanın yanına gider. Elif korkulu gözlerle kendisine bakıyordur;



-  İşleri bitti, şimdi arkadakilerin de icabına bakalım ve sonra yola çıkalım…

-  Öldürdün mü?

- 

-  Öldürdün mü?

-  Evet, ikisini de

-  İkisini de mi?

-  Evet…

-  Sevgilisiyle birlikte…



         Cem gecenin karanlığından ve sokağın aydınlatmasının olmamasından yararlanarak arkadaki iki cesedi, teker teker eve taşır ve üzerlerindeki nevresim ve çarşafları çıkararak yatağa atar, sonra da kulak ve gözlerine tıktığı bez parçalarını çıkartıp, aynı noktadan birer kez daha ateş eder… Oradan mutfağa geçer ve bulduğu gaz lambasını yatağın ortasına ve yere iz yaparak boşaltır, sonra da kibriti ateşler, gaz alev alır ve yanmaya başlar. Yerdeki kanlı çarşaf ve nevresimleri alarak dışarı çıkar, çıkarken de iç ve dış kapının kollarını hızla siler…



Elif, Selim ve Cem İstanbul’a gitmek için Konya yoluna çıkarlar ve gecenin geç saatinde hızla çevre yoluna doğru ilerlemeye başlarlar. Konya yolundan Ankara Emniyet Müdürlüğüne gelmeden sağdan saparak Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi’ne doğru yönelirler. Yolun sonunda Batıkent kavşağına doğru dönmeden Cem elindeki kanlı çarşaf ve nevresimleri aracın içinde parçalayarak Ankara Çayı’na atar, sonra da arabaya biner ve İstanbul Yolu güzergâhından İstanbul Otobanı’na çıkarlar.



Elif yaşadıklarını ve içkinin etkisi ile kısa sürede dalar, Selim ise olan bitenden habersiz uyumaktadır. Selim’in durumu pek de iyi değildir ama nefes almaktadır. Bir süre sonra Cem arabasını bir cepte durdurarak Elif’i uyandırır. Elif uyku sersemliği içindedir.



-  Elif, Selim’in durumu anlaşılmaz, bir bakalım

-  Ne oldu, ne yaptın Selim’e?

-  Bir şey yapmadım Elif, evden beri uyuyor…

-  Evet… ne yaptın oğluma?



Cem, Elif’in kendisine gelmesi için Selim’in şişedeki suyunu yüzünden aşağı boca eder. Elif silkinir, biraz daha iyidir…



Aracın iç ışıklarını yakarlar ve Selim’e bakarlar. Hala uyumaktadır. Cem, Selim’in nabzına bakar, biraz hızlı atmaktadır, sonra da aklına ağzını açmak gelir, Selim’in ağzını açar ve koklar;



-  Orospu, çocuğu zorla uyutmuş

-  Ne!

-  Bakıcı orospu, çocuğunu zorla uyutmuş, ilaç vermiş…

-  Bir şey olur mu?

-  Hayır, olmaz ama geç uyanır…



Sabahın ilk ışıklarında İstanbul Kartal’dadırlar. Elif ve oğlu sürekli uyumuşlardır. Cem ise uykusu olmasına rağmen kafasındaki sorular nedeniyle, İstanbul’a nasıl geldiklerinin bile farkında değildir.



Köprü’den karşıya geçerler.



Cem, Elif’i sarsarak uyandırır.



-  Elif kalk artık, Ayfer’e ulaşmamız gerekli…



Elif zar zor ayılır. Ayfer şu anda Viyana’da olmalı ya da belki sen daha iyi biliyorsundur. Elif, cebinden bir kartvizit kutusu çıkartır ve içinden minik bir kâğıt alır;



-  Bu numaradan arayalım…



Numara Viyana’ya aittir. Telefon uzun uzun çalar ama açılmaz, sonraki iki denemede de açılmaz, ancak Cem ısrarla numarayı aramaktadır. Sonunda Ayfer’in sesi duyulur.



-  Helen?

-  Helen ben Cem, biz Elif’le birlikte seyahate çıktık seni de mutlaka bekliyoruz…



Karşıdan hiç ses gelmez… Az sonra;

-  Yaaa öyle mi, benim de tatile ihtiyacım vardı. Nerede buluşalım?

-  Madrit’e gel, biz de oraya geleceğiz.

-  Tamam, anlaştık, Türkiye’ye birlikte döneriz…

-  Tamam, Helen bak Elif’i de veriyorum…

-  Nasılsın Helen?

-  İyiyim, ya sen?

-  Ben de iyiyim, Cem’le birlikte tatil yapalım dedik. Sen de geliyorsun ama istersen Madrit’e gitmeden Rahip Hose’ye haber ver…

-  Tamam, vereceğim zaten…

-  Görüşürüz…



Cem ile Elif neredeyse yıkılacaklardır. Ayfer’i de kurtarmışlardır. İstanbul’da Cem kalabilecekleri en emniyetli yerin orduevi olacağına karar verir ve çantasından çıkardığı aile kimlik kartlarındaki fotoğrafları Elif ve Selim’inki ile değiştirir. Sonra da ailece (!) Harbiye Orduevi’ne giderler. Resepsiyonda hiçbir problem çıkmaz ve odalarına çıkarlar. Selim hala uyumaktadır.



Cem banyoya girer yıkanmaya başlar, hali de kalmamıştır. Az sonra banyo kapısı açılır ve içeri Elif girer. Çırılçıplaktır, Cem’in bulunduğu duşakabinin içine girer ve Elif’liğini göstermeye başlar. Cem’in karşı koyacak hali yoktur, Çünkü Elif gibi bir kadına direnmek mümkün değildir. Banyonun içi buhar dolmuştur. Göz gözü görmez olmuştur ama Cem ile Elif çılgınca sevişmektedirler. Olan olmuştur, yılların özlemini banyoda noktalamak pek akılcı olmasa da banyodaki hilton lavabo işlerine epeyce yaramıştır. Banyodan çıktıklarında Selim’in yavaş yavaş kendine geldiğini fark ederler.



-  Uyandın mı delikanlı?

- 

-  Uyandın mı benim delikanlım?

- 

Selim şaşırmıştır. Hayal meyal hatırladığı bir şeyler vardır ama burası acaba neresidir?



-  Anne neredeyiz?

-  Orduevinde oğlum

-  Evimiz?

-  Terk ettik oğlum artık yurtdışında yaşayacağız…

-  Ama anne? Cem Abi de mi bizimle gelecek?

-  Evet, Selim, sizleri yurtdışında yerleştireceğim, sonra da ben döneceğim..

-  Sen niye bizimle kalmıyorsun?

-  Ama seninle anlaşmıştık, annenin ağlamaması ve içki içmemesi için bunu yapmaya mecburduk…

-  Anne artık ağlamayacak mısın?

-  Evet oğlum?

-  İçmiyecek misin?

-  Sadece zevk için…

-  Yemin et o zaman!

-  Yemin ederim oğlum…

Anne oğul konuşurken Cem çoktan uykuya dalmıştır. Odada iki yatak vardır, bir süre sonra çocuk için ek yatak gelir. Selim’i yeni gelen yatağa yatıran Elif kendisi de diğer yatağa yatar ve o da uykuya dalar. Anne oğul, uyandıklarında Cem’in ortada olmadığını görürler, her ikisi de tam telaşlanacakken odaya Cem girer. Elinde bazı paketler vardır.



         Orduevinde generaller dışında, subay odalarına yemek servisi yapılmadığından yiyecek getirmiş, aynı zamanda da biletleri halletmiştir. Artık rota değişmiştir. Eski biletini de iptal etmemiştir.



-  Elif pasaportlar yanınızda mı?

-  Evet…

-  Oh beeee, bir an için…

-  Unutur muyum hiç?



Elif bu sözlerinden sonra Cem’in yanına gider ve başını Cem’in göğsüne koyar bir eli ile de beline dolar… Bunu gören Selim sinirlenir ama belli etmek istemez…



-  Sevgiden mi yoksa…

-  Sevgiden Selim, sevgiden… Ama ancak bu gün fırsatımız oldu, sevgimizi birbirimize söylemeye…

-  Ama sen evli değil miydin, çocuğun yok muydu?

-  Ama Selim…

-  Tamam, tamam Cem Abi, bizi bırakıp gidecek olsan buraya kadar getirmezdin…

-  Anlaştık Selim… Sizi hiç yalnız bırakmayacağım… Hep biriyle olacaksınız.

-   

O gece orduevinde kaldılar, Selim’i yalnız bırakamadıkları için dışarı da çıkmadılar. Ama Selim uyuyunca, sabaha kadar birlikte banyo yaptılar…

Hiç yorum yok: